Sihirli Orman Masalı: Yaprakların Sakladığı Şarkı

Küçük Ilgın kasabasında sabahlar hep bir sesle başlardı.
Önce fırının tahta kepengi açılırdı:
Tak!
Ardından bisikletiyle süt getiren Osman Amca'nın zili duyulurdu:
Çın çın!
Serçeler çatılarda birbirine karışır, çaydanlıklar ince ince öter, okul yolundaki kavakların yaprakları rüzgârla fısıldaşırdı.
Fakat o sabah hiçbir şey olmadı.
Ne çın.
Ne tak.
Ne cik cik.
Sekiz yaşındaki Liva, yatağında doğrulup bir süre bekledi.
Penceresi açıktı. Perde hafifçe hareket ediyordu. Demek ki dışarıda rüzgâr vardı. Ama rüzgârın sesi yoktu.
Liva ellerini birbirine vurdu.
Şap!
Kendi sesi yerindeydi.
— Anne! diye seslendi. Kuşlara ne olmuş?
Mutfaktan annesinin sesi geldi:
— Kuşlara mı?
— Hiçbiri ötmüyor.
Annesi pencereye yaklaşıp dışarı baktı.
— Gerçekten de ötmüyorlar.
Tam o sırada karşı evin bahçe kapısı açıldı.
Kapı hareket etti ama gıcırdamadı.
Bir köpek koştu ama tasmasının halkaları şıngırdamadı.
Ağaçlar sallandı ama yapraklar hışırdamadı.
Kasabanın üstüne görünmez, yumuşak bir örtü serilmiş gibiydi.
İnsanlar kısa süre sonra sokaklara çıktı.
Herkes konuşabiliyordu. Ama doğanın sesleri tek tek kaybolmuştu.
Dereden su akıyor fakat şırıldamıyordu.
Arılar çiçeklere konuyor fakat vızıldamıyordu.
Yağmur oluğundan düşen damlalar taşlara çarpıyor fakat ses çıkarmıyordu.
Kasabanın yaşlı saatçisi Nuri Dede, dükkânının önünde durup ormana baktı.
Sonra yalnızca şunu söyledi:
— Orman sesleri toplamaya başlamış.
Liva hemen yanına gitti.
— Orman neden ses toplasın?
Nuri Dede kaşlarını kaldırdı.
— Belki de onları artık kimse dinlemediği için.
Ormanın Kenarındaki Yaprak
Ilgın kasabasının arkasında büyük bir orman vardı.
Herkes ona Sihirli Orman derdi.
Ama ormanda uçan kaleler, altın kapılar ya da ellerinde asa taşıyan periler yoktu.
Hatta gündüz bakıldığında oldukça sıradan görünürdü.
Meşeler, çamlar, kestaneler…
Eğrelti otları, yosunlu taşlar, mantarlar…
Yine de kasabadaki çocuklar ormanın küçük bir sırrı olduğunu bilirdi:
Ormanda gerçekten dinlemeyi bilen biri yürürse, ağaçlar ona daha önce duyduğu bir sesi hatırlatabilirdi.
Liva öğleden sonra ormanın kenarına gitti.
Annesi uzaktan ayrılmaması için sıkı sıkı tembihlemişti. Bu yüzden Liva, bildiği yürüyüş yolundan ilerledi.
Henüz on adım atmıştı ki ayağının önüne sarı bir yaprak düştü.
Yaprağı kaldırdı.
Tam çevirecekken içinden incecik bir ses geldi:
— Sonra oynarız.
Liva donup kaldı.
Ses kendisinindi.
Sabah küçük kardeşi Can ona oyuncak trenini göstermişti.
— Abla, rayları beraber kuralım mı?
Liva ayakkabılarını ararken cevap vermişti:
— Sonra oynarız.
Ama o “sonra” hiç gelmemişti.
Liva yaprağı avucunda tuttu.
— Ben bunu bugün söyledim.
Yaprak yeniden konuşmadı.
Biraz ileride başka bir yaprak dönerek yere indi.
Bu kez annesinin sesi duyuldu:
— Liva, sana bir şey anlatıyorum.
Ardından kendi sesi geldi:
— Dinliyorum anne.
Liva hatırladı.
Aslında dinlemiyordu.
O sırada masanın altında yuvarlanan kalemini arıyordu.
Üçüncü yapraktan bakkal Hüseyin Amca'nın sesi çıktı:
— Günaydın.
Ardından hiçbir cevap gelmedi.
Dördüncü yaprakta bir çocuk:
— Bak, sana ne göstereceğim!
Beşincisinde:
— Bir dakika beni dinler misin?
Altıncısında:
— Teşekkür ederim.
Sonra sessizlik.
Liva çevresine baktı.
Yerde yüzlerce yaprak vardı.
Hepsi insanların söyledikleri ama karşılığında gerçek bir kulak bulamayan küçük sözleri saklıyordu.
— Demek Nuri Dede haklıymış, diye fısıldadı.
O anda ilerideki çalılıkların arasından tuhaf bir ses duyuldu.
Tık… tık… tık…
Liva sevindi.
Ormanda duyduğu ilk doğa sesiydi bu.
Sesi takip etti.
Tık Tık Eden Meşe
Patikanın sonunda, gövdesi üç çocuğun ancak el ele vererek sarabileceği kadar kalın bir meşe vardı.
Ses ağacın içinden geliyordu.
Tık… tık…
Liva kulağını gövdeye dayadı.
Tık tık tık.
— İçeride biri mi var?
Cevap gelmedi.
Sonra ağacın köklerinin arasında küçük bir palamut yuvarlandı.
Palamut Liva'nın ayakkabısına çarptı.
Tak.
Ormanda yeniden sessizlik oldu.
Liva palamudu eline aldı.
Altında küçücük harflerle tek bir kelime vardı:
DİNLE
— Dinliyorum zaten.
Hiçbir şey olmadı.
— Gerçekten dinliyorum!
Yine hiçbir şey olmadı.
Liva biraz kızdı.
— İyi de neyi dinlemem gerekiyor?
Tam bunu söylerken durdu.
Belki de sorun buydu.
Sürekli neyi dinlemesi gerektiğini soruyor, fakat birkaç saniye bile sessiz kalmıyordu.
Meşe ağacının dibine oturdu.
Ellerini dizlerinin üzerine koydu.
Konuşmadı.
Bir süre sonra uzaktan çok küçük bir ses geldi.
Pıt.
Bir kozalak düşmüştü.
Sonra:
Fısır fısır…
İki kuru ot birbirine sürtünüyordu.
Biraz daha bekledi.
Toprağın altında aceleyle ilerleyen küçücük bir böceğin çıkardığı belli belirsiz hışırtıyı duydu.
Ardından tepede:
Cik!
Tek bir serçe öttü.
Liva'nın gözleri büyüdü.
— İşte bu!
Serçe yeniden sustu.
Fakat meşenin gövdesinde ince, yeşil bir çizgi belirdi.
Çizgi kökten başlayıp yukarı doğru ilerledi ve dallardan birine ulaştı.
Oradan kopan yemyeşil bir yaprak Liva'nın avucuna düştü.
Bu yaprak diğerlerinden farklıydı.
Üzerinde şöyle yazıyordu:
Bir sesi geri getirmek istiyorsan önce birini gerçekten dinle.
Liva ayağa kalktı.
Artık ne yapacağını biliyordu.
İlk Geri Gelen Ses
Kasabaya koşarak döndü.
Evin önünde kardeşi Can oyuncak trenleriyle oynuyordu.
Liva yanına oturdu.
— Can.
— Efendim?
— Sabah bana bir şey gösterecektin.
Can şaşırdı.
— Trenimi.
— Şimdi gösterir misin?
Can'ın yüzü hemen aydınlandı.
Elindeki küçük kırmızı lokomotifi kaldırdı.
— Bak, bunun arkasındaki düğmeye basınca ışığı yanıyor. Bir de ben kartondan tünel yaptım. Ama tünelin üstü biraz yamuk oldu. Sonra buraya istasyon yapacağım. İstasyonda iki tane bank olacak. Bir de…
Can uzun uzun anlattı.
Liva sözünü kesmedi.
Başka tarafa bakmadı.
Elini telefona uzatmadı.
Gerçekten dinledi.
Can anlatmayı bitirince:
— İşte bu kadar, dedi.
Liva gülümsedi.
— Tünelin yamuk değil. Bence dağın içinden geçen eski bir tünel gibi olmuş.
Can kahkaha attı.
Tam o anda bahçedeki erik ağacından bir ses yükseldi:
Cik cik cik!
İki serçe ötmeye başlamıştı.
Can başını kaldırdı.
— Ablacığım! Kuşlar!
Liva da ayağa fırladı.
Ormanın verdiği yeşil yaprak cebinde hafifçe ısındı.
Bir ses geri dönmüştü.
Kasabanın En Garip Günü
Liva koşarak meydana gitti.
İnsanlara olanları anlattı.
Bazıları hemen inandı.
Bazıları inanmadı.
Kasabanın terzisi Sevim Hanım:
— Yani derenin yeniden ses çıkarması için birini dinlememiz mi gerekiyor? dedi.
— Bence öyle.
Kahvehanenin önünde oturan Rıza Amca güldü.
— Orman bizim konuşmalarımıza mı karışıyormuş?
Tam o sırada yanında oturan arkadaşı:
— Rıza, sabahtan beri sana torunumun yarışmayı kazandığını anlatmaya çalışıyorum, dedi.
Rıza Amca sustu.
Sonra arkadaşına döndü.
— Kazandı mı gerçekten?
— Evet.
— Hangi yarışmayı?
Bu kez başını başka yere çevirmeden dinledi.
Arkadaşı anlatmayı bitirdiği anda meydandaki çeşme:
Şırıl şırıl şırıl!
diye akmaya başladı.
Herkes ayağa kalktı.
Sevim Hanım şaşkınlıkla ellerini ağzına götürdü.
Kasabada küçük bir hareket başladı.
Fırıncı, yanında çalışan çırağın sabah söylemeye çalıştığı şeyi dinledi.
Tak!
Fırının kepengi yeniden ses çıkardı.
Öğretmen, bahçede el kaldırıp duran öğrencisinin sözünü tamamlamasını bekledi.
Vızzzz!
Arılar geri döndü.
Bir baba, kızının gün boyunca cebinde taşıdığı ilginç taşı neden sakladığını sabırla dinledi.
Hışşşş…
Kavaklar yeniden rüzgârla konuştu.
Bir çocuk arkadaşına:
— Az önce sözünü kestim. Devam etsene, dedi.
Uzaklardan kurbağaların sesi geldi:
Vrak! Vrak!
Akşama doğru kasabanın yarısı yeniden seslere kavuşmuştu.
Ama bir ses hâlâ eksikti.
Ormanın kendisi.
Ormanın Unuttuğu Şarkı
Güneş batmaya yaklaşırken Liva yeniden ormana gitti.
Bu kez yanında Can da vardı.
Annesi yürüyüş yolundan ayrılmamaları şartıyla izin vermişti.
İki kardeş büyük meşeye kadar yürüdü.
Meşenin gövdesindeki yeşil çizgi parlıyordu.
Fakat orman hâlâ olması gerekenden çok daha sessizdi.
Can fısıldadı:
— Ablacığım, kimi dinlememiz gerekiyor?
Liva düşündü.
Kasabadaki insanlar birbirini dinlemişti.
Kuşların sesi dönmüştü.
Suyun sesi dönmüştü.
Rüzgârın sesi dönmüştü.
Ama ormanın kendi sesi yoktu.
Birden anladı.
— Ormanı.
— Orman konuşuyor mu?
— Belki konuşmak için kelimelere ihtiyacı yoktur.
İki kardeş meşenin altına oturdu.
Bu kez Liva gözlerini kapattı.
Can da onu taklit etti.
Önce hiçbir şey duymadılar.
Sonra bir damla:
Pıt.
Ardından ikinci damla:
Pıt.
Bir dal esnedi:
Çıt.
Uzakta bir baykuş:
Hu!
Çimenlerin arasında bir şey koştu:
Hışır hışır…
Dereden su sesi yükseldi:
Şırıl…
Rüzgâr dalların arasından geçti:
Fuuuu…
Kuşlar birer birer katıldı.
Serçe.
Saka.
Karatavuk.
Sonra kurbağalar.
Arılar.
Cırcır böcekleri.
Yapraklar.
Su.
Dallar.
Orman bir anda yüzlerce küçük sesle doldu.
Ama hiçbiri diğerinin önüne geçmiyordu.
Sanki her biri sırasını biliyordu.
Can gözlerini açtı.
— Abla…
— Efendim?
— Orman şarkı söylüyor.
Liva gülümsedi.
— Evet.
Meşe ağacından son bir yaprak düştü.
Bu kez üzerinde yalnızca bir cümle vardı:
En güzel ses, duyulmak için bağırmak zorunda kalmayan sestir.
Liva yaprağı cebine koymadı.
Olduğu yerde, ağacın köklerinin arasına bıraktı.
Çünkü bazı şeyleri eve götürmek gerekmezdi.
Hatırlamak yeterdi.
Ertesi Sabah
Ertesi gün Ilgın kasabası yine seslerle uyandı.
Fırının kepengi:
Tak!
Bisiklet zili:
Çın çın!
Serçeler:
Cik cik cik!
Çaydanlık:
Fiiii!
Kavaklar:
Hışşşş…
Liva kahvaltı ederken Can mutfağa koştu.
— Abla, sana bir şey anlatacağım!
Liva tam “Sonra anlatırsın,” diyecekti.
Durdu.
Sandalyeyi yanına çekti.
— Gel bakalım. Dinliyorum.
Can başladı:
— Dün gece bir rüya gördüm. Bizim evin çatısına kocaman bir salyangoz gelmişti. Ama bu normal bir salyangoz değildi…
Liva gülümseyerek kardeşini dinledi.
Pencerenin dışındaki kavak ağacından küçük bir yaprak koptu.
Rüzgâr onu havada bir kez çevirdi.
Sonra bir kez daha.
Yaprak pencerenin önünden geçerken belli belirsiz bir ses duyuldu:
Fısır…
Belki yalnızca rüzgârdı.
Belki de Sihirli Orman hâlâ onları dinliyordu.
Kim bilir?
Ama o günden sonra Ilgın'da çocuklar arasında küçük bir oyun başladı.
Her akşam yatmadan önce herkes o gün duyduğu en küçük sesi bulmaya çalışıyordu.
Kimi yağmur damlasını seçiyordu.
Kimi annesinin mutfakta kaşığı bardağa değdirişini.
Kimi kedisinin yastığa çıkarken çıkardığı minicik sesi.
Liva'nın favorisi ise hep aynıydı:
Birinin anlatacak bir şeyi olduğunda oluşan o küçücük sessizlik.
Çünkü artık biliyordu:
Bazen bir masalın başlaması için sihirli bir söze gerek yoktu.
Birinin gerçekten:
— Seni dinliyorum.
demesi yeterdi.
Son.
