Keloğlan ve Kayıp Rüzgar Masalı

Keloğlan ve Kayıp Rüzgar Masalı Oku

Dut ağaçlarının gölge verdiği küçük bir köyde Keloğlan annesiyle birlikte yaşarmış. Bu köyde sabahları değirmen döner, bacalardan çıkan duman göğe doğru kıvrılır, çocukların uçurtmaları tarlaların üstünde süzülürmüş.

Keloğlan az konuşur, çok dinlermiş. Köylüler onun sessizliğine bazen güler, bazen de aklından ne geçtiğini merak edermiş. Oysa Keloğlan, en küçük sesi bile kaçırmayan dikkatli bir çocukmuş.

Bir sabah köy garip bir sessizlikle uyanmış. Perdeler kıpırdamamış. Ağaçların yaprakları hiç oynamamış. Değirmenin büyük kanatları durmuş. Tarladaki başaklar dimdik kalmış. Çocuklar uçurtmalarını koşturmuş ama uçurtmalar toprağın üstünde sürüklenmiş.

Değirmenci telaşla bağırmış:

— Rüzgâr yok! Değirmen dönmüyor!

Çamaşırcı kadın ıslak bezlere bakmış:

— Esinti olmazsa bunlar kurumaz.

Yaşlı nine köy meydanında bastonunu yere vurmuş.

— Rüzgâr kendiliğinden kaybolmaz, demiş. Bu köyün eski mağarasında saklı bir sır var.

Keloğlan başını kaldırmış.

— Hangi mağara nine?

Yaşlı nine, köyün arkasındaki kara kayalığı göstermiş.

— Değirmen Tepesi'nin altında gizemli bir mağara vardır. Eskiden oradan serin hava esermiş. Şimdi ağzı taş gibi suskun. Rüzgârın yolu orada kapanmış olabilir.

Keloğlan annesine dönmüş.

— Ana, ben mağaraya gidip rüzgârın izini arayacağım.

Annesi bir çıkın hazırlamış. İçine ekmek, peynir ve beyaz bir mendil koymuş.

— Al oğlum, demiş. Gücün yetmediği yerde aklını kullan. Aklın yetmediği yerde kalbini dinle.

Keloğlan annesinin elini öpmüş ve köyün arkasındaki kara kayalığa doğru yürümüş.

Mağaranın ağzına vardığında içeriden soğuk değil, boğuk bir sessizlik geliyormuş. Normalde bir mağaranın içinde hava dolaşır, hafif bir uğultu duyulurmuş. Ama bu mağara nefesini tutmuş gibiydi.

Keloğlan içeri adım atmış.

— Rüzgâr buradaysan ses ver, demiş.

Hiçbir cevap gelmemiş. Sadece uzaklardan çok hafif bir uğultu duyulmuş.

Uuu...

Keloğlan bu sesi takip ederek ilerlemiş. Bir süre sonra karşısına kocaman bir dev çıkmış. Dev mağaranın içinde oturuyor, başı neredeyse tavana değiyormuş. Gözleri iri, sesi gök gürültüsü gibiymiş.

— Kim girer benim mağarama? diye gürlemiş.

Keloğlan korkmuş ama geri kaçmamış.

— Ben Keloğlan'ım. Köyümde rüzgâr kayboldu. Değirmen durdu, uçurtmalar uçmaz oldu. Rüzgârın yolunu arıyorum.

Dev kaşlarını çatmış.

— Rüzgâr burada, ama benim yüzümden değil.

Keloğlan dikkatle bakmış.

— O zaman kim hapsetti?

Dev mağaranın derin tarafını göstermiş.

— Kara Büyücü. Köylerin değirmenleri dönmesin, tarlaların serinliği kalmasın diye rüzgârı büyük bir kapının arkasına kapattı. O kapıya giden yolu da üç sessiz kapıyla sakladı.

Keloğlan sormuş:

— Sen neden kapıları açmadın?

Dev başını eğmiş.

— Çünkü o kapılar güçle açılmaz. Ben taşı kırarım, ağacı sökerim, ama sessiz kapıların dilini bilmem.

Keloğlan biraz düşünmüş.

— O zaman ben deneyeceğim.

Dev yerinden kalkmış. Mağaranın karanlık duvarında dar bir geçit açılmış.

— Geç Keloğlan, demiş. Ama unutma; yanlış kapıyı zorlarsan mağara daha da susar.

Keloğlan geçitten ilerlemiş. Birinci sessiz kapının önüne gelmiş. Kapı taştanmış. Üzerinde kulak resmi varmış. Ne tokmağı varmış ne kolu.

Keloğlan kapıya vuracak olmuş, sonra vazgeçmiş.

— Sessiz kapıysa vurmak işe yaramaz, demiş.

Gözlerini kapatmış ve dinlemiş. Önce kendi nefesini duymuş. Sonra mağaranın duvarından damlayan suyu.

Pıt... pıt...

Sonra çok uzaktan boğulmuş gibi gelen ince bir hava sesi işitmiş.

Uuu...

Keloğlan kapıya yaklaşmış.

— Ben seni duydum. Rüzgâr taşın arkasında sıkışmış, demiş.

Birinci kapı sessizce açılmış.

İkinci kapı daha ilerideymiş. Üzerinde ekmek resmi varmış. Bu kapının önünde küçük bir taş masa duruyormuş. Masanın üstü bomboşmuş.

Keloğlan çıkınını açmış. Ekmeğini ikiye bölmüş. Yarısını cebine koymuş, yarısını taş masanın üstüne bırakmış.

— Yolcu ekmeksiz kalırsa gücü azalır, demiş. Rüzgâr da yolunu bulursa köyün gücü geri gelir.

İkinci kapı da ağır ağır açılmış.

Üçüncü kapının üstünde açık bir el resmi varmış. Bu kapının önünde hiçbir şey yokmuş. Keloğlan beklemiş. Kapı açılmamış.

— Dinledim, paylaştım. Şimdi ne istiyorsun? diye sormuş.

Kapı cevap vermemiş. Ama mağaranın içindeki hava biraz ağırlaşmış. Keloğlan annesinin mendilini hatırlamış. Çıkından beyaz mendili çıkarmış. Mendil tertemizmiş, annesinin eli gibi yumuşakmış.

Keloğlan mendili iki eliyle kapıya doğru uzatmış.

— Tutmak kolaydır, bırakmak zordur, demiş. Bu mendil bana anamdan yadigâr. Ama köyün rüzgâra ihtiyacı varsa, onu yol için bırakırım.

Mendili kapının önüne sermiş.

Üçüncü kapı önce titremiş, sonra açılmış.

Keloğlan kapıdan geçince mağaranın en geniş yerine ulaşmış. Karşısında şimdiye kadar gördüğü en büyük kapı duruyormuş. Kapı kara taştan yapılmış, üstünde demir halkalar varmış. Kapının arkasından gerçek rüzgârın uğultusu geliyormuş. Bu, konuşan bir yaratık sesi değilmiş; kapalı yerde sıkışmış havanın, dışarı çıkmak isteyen esintinin sesiydi.

Vuuuu... vuuuu...

Keloğlan hemen anlamış.

— Rüzgâr bu kapının arkasında hapis.

Tam o sırada karanlığın içinden Kara Büyücü çıkmış. Uzun siyah cübbesi yerde sürünüyor, elindeki asa soluk bir ışık saçıyormuş.

— O kapıyı açamazsın Keloğlan, demiş. Rüzgâr dışarı çıkarsa değirmenler döner, tarlalar serinler, uçurtmalar yükselir. İnsanlar yeniden sevinir. Ben sessiz köyleri severim.

Keloğlan büyücünün gözlerine bakmış.

— Sen rüzgârı kendin için değil, herkesin elinden almak için hapsettin.

Kara Büyücü gülmüş.

— Rüzgâr görünmez. Kimse onun değerini bilmez. Ben de görünmeyeni sakladım.

Keloğlan başını sallamış.

— Görünmeyen şey değersiz değildir. Nefes de görünmez, ama onsuz yaşanmaz.

Büyücü asasını kaldırmış. Büyük kapının demir halkaları kararmış. Kapının üstünde üç kilit belirmiş.

— Bu kilitleri açmak için güç yetmez, demiş büyücü. Ama senin aklın da yetmeyecek.

Keloğlan kapıya yaklaşmış. İlk kilidin üstünde kulak işareti varmış. İkinci kilidin üstünde ekmek işareti. Üçüncü kilidin üstünde açık el işareti.

Keloğlan gülümsemiş.

— Ben bu yolu boşuna geçmedim.

İlk kilide eğilmiş.

— Duydum, demiş. Rüzgâr taşın arkasında sıkışmış.

İlk kilit açılmış.

İkinci kilide dokunmuş.

— Paylaştım, demiş. Çünkü yol yalnız karınla değil, niyetle de yürünür.

İkinci kilit açılmış.

Üçüncü kilidin önünde annesinin mendilini iki eliyle kaldırmış.

— Bıraktım, demiş. Çünkü iyilik bazen sevdiğin şeyi doğru yerde kullanmaktır.

Üçüncü kilit de açılmış.

Kara Büyücü geriye çekilmiş.

— Hayır! O kapı açılmamalı!

Keloğlan demir halkaya iki eliyle tutunmuş. Kapı çok ağırmış. Tam o sırada mağaranın girişindeki devin sesi duyulmuş.

— Keloğlan! Ben taşı kırmayı bilirim, ama sen kapının hakkını kazandın. Şimdi gücüm senin yoluna yardım etsin!

Dev mağaranın öte yanından büyük bir taşı itmiş. Taş, kapının yanındaki eski düzeneği hareket ettirmiş. Keloğlan demir halkayı çekmiş.

Gııırrr...

Büyük kapı aralanmış.

Önce ince bir esinti çıkmış. Sonra güçlü bir hava akımı mağaranın içinden dışarı doğru yürümüş gibi yayılmış. Tozlar havalanmış, meşaleler titremiş, Kara Büyücü'nün cübbesi savrulmuş.

Vuuuu!

Rüzgâr artık özgürmüş. Mağaranın içinde dönmüş, sonra çıkışa doğru akmış. Bu gerçek rüzgârdı; serinliği vardı, sesi vardı, toprağın kokusunu taşıyan nefesi vardı.

Kara Büyücü asasını yere vurmuş ama artık büyüsü zayıflamış. Çünkü rüzgâr kapalı kaldığı yerden çıkınca mağaranın karanlığı da dağılmış.

Dev büyücünün önünde durmuş.

— Yeter artık, demiş. Rüzgâr kimsenin malı değildir.

Kara Büyücü'nün asası çatlamış. Siyah cübbesi solmuş. Büyücü gücünü kaybedip mağaranın gölgesinde küçücük kalmış.

Keloğlan ona sertçe değil, sakin bir sesle konuşmuş:

— İnsanların sevincini kapatanın kendi içi de kararır. Bundan sonra kapı kapatmak yerine yol açmayı öğren.

Kara Büyücü başını eğmiş. İlk kez mağaranın dışından gelen taze havayı içine çekmiş.

Keloğlan büyük kapıyı tamamen açmış. Rüzgâr mağaradan çıkıp köye doğru akmış. Önce kara kayalığın etrafındaki kuru otlar kıpırdamış. Sonra söğütlerin dalları sallanmış. Ardından tarlalardaki başaklar dalga dalga eğilmiş.

Köy meydanında değirmenin kanatları birden dönmeye başlamış.

Gır gır gır...

Çamaşırlar ipte dalgalanmış. Perdeler oynamış. Bacalardan çıkan duman göğe doğru kıvrılmış. Çocukların uçurtmaları yeniden yükselmiş.

Bir çocuk sevinçle bağırmış:

— Rüzgâr geldi! Uçurtmam uçuyor!

Köylüler mağaranın yoluna koşmuş. Keloğlan devle birlikte köye dönüyormuş. Dev artık korkunç görünmüyormuş; çünkü yüzünde yumuşak bir gülümseme varmış.

Değirmenci Keloğlan'ın yanına gelmiş.

— Rüzgârı nasıl kurtardın?

Keloğlan başını kaşımış.

— Üç sessiz kapıdan geçtim. Duymayı, paylaşmayı ve bırakmayı öğrendim. Sonra gerçek kapıyı buldum.

Yaşlı nine gülümsemiş.

— Demek rüzgâr mağarada değil, büyük bir haksızlığın arkasında hapis kalmış.

Keloğlan annesine koşmuş. Annesi ona sarılmış.

— Mendilin nerede oğlum?

Keloğlan mağaraya doğru bakmış.

— Yol oldu ana. Rüzgârın yoluna serildi.

Annesi gözleri dolarak gülümsemiş.

— O zaman eksilmemiş. İyiliğe karışmış.

O günden sonra köyde kimse rüzgârı sıradan bir esinti sanmamış. Değirmen döndüğünde teşekkür etmişler. Uçurtmalar yükseldiğinde göğe bakmışlar. Ağaçlar sallandığında, görünmeyen emeğin de büyük değer taşıdığını hatırlamışlar.

Köyün gizemli mağarası artık korkulan bir yer değilmiş. Çocuklar büyüdükçe orayı uzaktan gösterip Keloğlan'ın üç sessiz kapıdan nasıl geçtiğini anlatırlarmış.

Bu masalı dinleyen çocuklar da şunu öğrenmiş: Her kapı yumrukla açılmaz. Bazı kapılar dikkatle dinleyene, elindekini paylaşana ve gerektiğinde sevdiği şeyi iyilik için bırakabilene açılır.

Gökten üç elma düşmüş; biri Keloğlan'ın akıllı ve temiz kalbine, biri mağaranın büyük kapısından özgür kalan rüzgârla canlanan köye, biri de bu masalı dinleyip iyiliğin en güçlü anahtar olduğunu anlayan çocukların payına düşmüş.

O günden sonra köyde rüzgâr her estiğinde yalnız yapraklar kıpırdamazmış; Keloğlan'ın cesareti, devin yardımı ve açılan büyük kapının sırrı da dilden dile dolaşırmış.

Bu eser yazar Atiye tarafından çocuklar için iyiliği ve gerçek gücün şidetle olmadığını anlatan 2-9 yaş arası en iyi keloğlan masalları kategorisinden alınarak özenle hazırlandı.