Kelebek ile Tırtıl Masalı

Kelebek ile Tırtıl Masalı Oku

Gece boyunca esen rüzgâr dindiğinde çayır bambaşka görünüyordu. Kuru dallar patikaların üzerine savrulmuş, uzun otlar yere yatmış, derenin kıyısındaki küçük taşlar bile yer değiştirmişti.

Mira sabah kanatlarını açıp çayırın üzerinde yükseldiğinde önce bunu pek önemsemedi. Burasını çok iyi bildiğini düşünüyordu.

Fakat birkaç dakika sonra havada durup aşağıya yeniden baktı.

Mor ve bal rengi kanatlarını açarak biraz daha yükseldi.

— Dere şuradaydı... Yoksa şurada mıydı?

Aşağıdan bir ses geldi:

— İkisinde de değil.

Mira havada keskin bir dönüş yaptı.

Sesin geldiği yerde kimseyi göremedi.

— Kim konuştu?

— Biraz aşağı bakarsan tanışabiliriz.

Geniş bir kuzukulağı yaprağının üzerinde küçücük yeşil bir tırtıl duruyordu.

Mira alçalıp yaprağın üzerine kondu.

— Sen miydin?

— Ben Piko. “Sen” de olur ama Piko daha kısa.

Mira, tırtılın arkasındaki patikaya baktı.

— Derenin yolu nerede?

Piko başıyla devrilmiş bir dalı gösterdi.

— Altında.

Mira şaşırdı.

Yakından bakınca eski patikanın gerçekten dalın altında kaldığını fark etti.

— Yukarıdan hiç görünmüyor.

— Ben de yukarıdan hiçbir şey göremiyorum.

Mira bunun şaka olup olmadığını anlamaya çalışırken Piko yaprağın kenarından aşağı inmeye başladı.

Tam o sırada çayırın öteki ucundan üç arı geldi. Bir aşağıya bir yukarıya uçuyor, sonra yeniden aynı noktaya dönüyorlardı.

Arılardan biri Mira'yı görünce yanına yaklaştı.

— Dereyi bulabilir misin? Kovanın yanındaki su birikintisi gece çamurla doldu. Temiz su taşımamız gerekiyor.

Mira hiç düşünmeden kanatlandı.

— Beni bekleyin!

Çayırın üzerinde büyük bir daire çizdi.

Bir tur...

İki tur...

Sonra biraz daha yükseldi.

Aşağıda birçok açıklık vardı fakat hangisinin eski patika olduğunu seçemedi.

Bir süre sonra yeniden Piko'nun bulunduğu yaprağa indi.

Piko ona baktı.

Mira sessiz kaldı.

Piko bekledi.

Mira hâlâ konuşmayınca:

— Dere nasılmış?

diye sordu.

— Bulamadım.

— Güzel.

Mira kaşlarını kaldırdı.

— Nesi güzel?

— Bulamadığını söylemen. Şimdi bulmaya başlayabiliriz.

Mira bu cevabı beklemiyordu.

— Sen yolu biliyor musun?

— Eski yolu biliyorum. Ama rüzgâr onu değiştirmiş olabilir.

— Ben yukarıdan ileriyi görebiliyorum.

— Ben de aşağıdaki izleri görebiliyorum.

İkisi bir süre sustu.

Mira'nın yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.

— Sanırım aynı şeyi düşünüyoruz.

— Umarım. Çünkü benim düşündüğüm şey yürümeyi gerektiriyor.

Birlikte yola çıktılar.

Mira birkaç kanat çırpışıyla hemen ilerledi.

— Piko! Burada iki yol var!

Cevap gelmedi.

Geri döndü.

Piko daha ilk yapraktan yeni inmişti.

— Gelmiyor musun?

Piko başını kaldırdı.

— Geliyorum. Benim “gelmek” dediğim şey biraz daha uzun sürüyor.

Mira gülmeye başladı.

— Tamam. Bu kez yanında kalacağım.

İlk yol ayrımına ulaştıklarında Mira yükseldi.

— Solda çalılıklar var. Sağdaki açıklık tepenin arkasına gidiyor. Ortada da uzun otlar görüyorum.

Piko toprağa yaklaştı.

Bir süre hiçbir şey söylemedi.

Mira sabırsızlandı.

— Ne arıyorsun?

— Henüz bilmiyorum. Bulunca söylerim.

Bir otun çevresini dolaştı.

Sonra küçücük yuvarlak taşların yanında durdu.

— Bunları görüyor musun?

Mira indi.

— Taş işte.

— Ama buradaki diğer taşlar köşeli. Bunlar yuvarlak.

Mira dikkatle baktı.

Gerçekten de öyleydi.

— Neden?

— Su uzun süre üzerinden geçince taşların keskin yerleri aşınır. Dere yakınlarda olmalı.

Mira'nın gözleri parladı.

Bu kez havalanırken yalnızca yolları değil, yerdeki işaretleri de düşünmeye başladı.

Biraz ileride önlerini kuru yapraklardan oluşan büyük bir yığın kesti.

Mira üzerinden uçtu.

Piko yaprakların arasına girdi.

Bir süre hışırtı duyuldu.

Sonra ses kesildi.

Mira geri döndü.

— Piko?

Cevap yoktu.

— Piko!

Yapraklardan biri havaya kalktı.

Altından Piko'nun başı çıktı.

Başının üzerinde küçücük bir meşe palamudu şapkası gibi duruyordu.

Mira onu görünce kahkahayı bastı.

— Yeni şapkan çok güzel.

Piko yukarı bakmaya çalıştı.

— Ne şapkası?

Palamut yana kayıp gözünün önüne düştü.

— Şu şapka.

Piko başını salladı. Palamut yere yuvarlandı.

— Onu ben seçmedim.

— Bence sana yakışmıştı.

— Dereyi bulalım da modayı sonra konuşuruz.

Yaprak yığınının çevresini dolaştılar.

Bir süre sonra Piko aniden durdu.

Toprağın üzerinde ince, parlak bir çizgi vardı.

— Mira, buraya bak.

Mira hemen yanına indi.

— Bu ne?

— Salyangoz izi.

Mira'nın yüzündeki heyecan söndü.

— Biz dere aramıyor muyduk?

— Arıyoruz. Salyangozlar gündüz sıcağında nemli ve serin yerlere çekilir. Bakalım bu nereye gitmiş.

İzi takip ettiler.

Parlak çizgi otların arasından geçiyor, küçük taşların çevresinde kıvrılıyor ve çayırın aşağısına doğru uzanıyordu.

Bir noktada iz kayboldu.

Piko çevreyi araştırmaya başladı.

Mira ise bu kez hiç söylenmeden göğe yükseldi.

Aşağı baktı.

Artık yalnızca büyük patikaları aramıyordu.

Yuvarlak taşların bulunduğu çizgiyi takip etti.

Koyu renkli, nemli toprağı fark etti.

Sonra sazların arasında güneşi yakalayan incecik bir parıltı gördü.

Biraz daha yükseldi.

Parıltı kıvrılarak ağaçların arasına uzanıyordu.

Mira'nın kanatları hızlandı.

— Piko!

Aşağıdan cevap geldi:

— Buradayım!

— Buldum!

— Neyi?

— Bu kez gerçekten dereyi!

Mira arılara haber vermek için hızla çayırın öteki tarafına uçtu.

Kısa süre sonra arılar, Mira'nın havadan tarif ettiği ve Piko'nun yerdeki işaretlerle doğruladığı yolu izleyerek suya ulaştılar.

Arılar kovana su taşımaya başlayınca Mira işlerinin bittiğini düşündü.

Sonra Piko'yu gördü.

Tırtıl, derenin kenarındaki yassı bir taşa çıkmaya çalışıyordu.

Mira yanına kondu.

— Yardım edeyim mi?

— Biraz beklersen kendim çıkarım.

Mira bekledi.

Eskiden olsa birkaç saniye sonra sıkılır, başka bir yere uçardı.

Bu kez Piko'nun taşın üzerindeki küçük çıkıntıları nasıl seçtiğini izledi.

Piko sonunda tepeye ulaştı.

— İşte!

Mira gülümsedi.

— Buradan dere pek büyük görünmüyor.

— Bana büyük görünüyor.

Mira bir an düşündü.

Sonra kanatlarını açıp yükseldi.

Derenin üzerinde bir tur attı ve yeniden taşın üzerine indi.

— Yukarıdan bakınca derenin nereye gittiğini görebiliyorum.

Piko önündeki ıslak çakılı gösterdi.

— Ben de suyun nereden geçtiğini görebiliyorum.

— Aynı şey değil mi?

— Bence değil.

— Neden?

Piko çakılı hafifçe itti.

— Sen uzağı görüyorsun. Ben yakını görüyorum.

Mira bu sözün üzerinde biraz düşündü.

Sabah olduğunda çayırı çok iyi bildiğini sanmıştı. Oysa yüksekte uçabilmek ona her ayrıntıyı göstermiyordu.

Piko da yerdeki küçücük izleri görebiliyor ama tepenin arkasında ne olduğunu bilemiyordu.

— O zaman hangimiz daha iyi görüyoruz?

diye sordu Mira.

Piko cevap vermeden önce derenin suyuna baktı.

— Nereye bakmamız gerektiğine göre değişir.

Mira bu cevabı sevdi.

O günden sonra çayırda bir şey kaybolduğunda ikisi çoğu zaman birlikte aramaya başladı.

Bir gün arıların düşürdüğü küçük polen sepetini buldular.

Başka bir gün yağmurdan sonra yuvasına dönemeyen uğur böceğine yol gösterdiler.

Mira ileriyi görmek gerektiğinde yükseliyor, Piko ise küçücük bir izin peşine düşmek gerektiğinde öne geçiyordu.

Fakat en eğlenceli keşifleri birkaç gün sonra oldu.

Mira gökyüzünden hızla aşağı indi.

— Piko! İleride kocaman sarı bir şey gördüm!

— Ne kadar kocaman?

— Çok kocaman.

— Bu bir ölçü değil.

— Senden büyük.

— Çayırdaki çoğu şey benden büyük.

Mira düşündü.

— Taştan sarı.

Piko başını kaldırdı.

— “Taştan sarı” diye bir ölçü yok.

— Artık var.

Piko gülmeye başladı.

— Peki. Gidip şu taştan sarı şeyi bulalım.

Yan yana ilerlediler.

Mira bu kez önden uçup kaybolmadı.

Piko da yalnızca önündeki yaprağa bakmadı.

Biri zaman zaman gökyüzüne yükseldi, diğeri otların arasındaki ayrıntıları araştırdı.

Çünkü o sabah kaybolan dereyi ararken ikisi de aynı şeyi keşfetmişti:

Dünya, yalnızca kendi durduğun yerden bakınca biraz eksik görünüyordu.