Ali’nin Kırmızı Topu Masalı

Ali, denize bakan küçük bir kasabada yaşıyordu. Odasının penceresinden martıları, balıkçı teknelerini ve sabahları birer birer açılan dükkânları görebiliyordu. Fakat o sabah Ali’nin gözü ne denizdeydi ne de gökyüzünde. Çünkü dedesi, kapıda elinde yuvarlak bir paketle duruyordu.
— Bu paketin içinde ne var, dede?
Dedesi bıyıklarının altından gülümsedi.
— Açmadan öğrenemezsin.
Ali, paketin mavi ipini dikkatle çözdü. Kâğıdı kaldırınca karşısına parlak kırmızı bir top çıktı. Topun çevresinde iki ince beyaz çizgi uzanıyordu. Sanki kırmızı bir gezegenin etrafında iki küçük bulut dolaşıyordu.
Ali’nin gözleri sevinçle büyüdü.
— Bu güzel top gerçekten benim mi?
— Elbette senin, dedi dedesi. — Ama onu yalnızca hızlı koşmak için kullanma. Bazen bir top, insana çevresinde göremediği şeyleri de gösterir.
Ali, dedesinin ne demek istediğini pek anlamadı. Kırmızı topunu kolunun altına sıkıştırıp bahçeye koştu.
Topu önce yere vurup tutmaya başladı.
Bir, iki, üç…
Dördüncü vuruşta top avuçlarının arasından kaçtı. Taş yola düştü, havaya sıçradı ve yokuş aşağı yuvarlanmaya başladı.
— Dur! Yanlış yere gidiyorsun!
Kırmızı top elbette durmadı. Önce fırının önünden geçti. Taze ekmek kokularının arasından sıyrılıp manavın kasalarına doğru yöneldi. Bir karpuz kasasına çarparak döndü ve kasaba meydanına kadar yuvarlandı.
Ali de arkasından olanca gücüyle koşuyordu.
— Kırmızı top! Bekle beni!
Meydandaki güvercinler topu görünce kanat çırparak havalandı. Kırmızı top bu kez bastonuyla yürüyen Nuri Amca’ya doğru gidiyordu.
— Nuri Amca, dikkat edin!
Nuri Amca ayağını hafifçe kaldırdı ve topu bastonunun ucuyla durdurdu.
— Aradığın yaramaz şey bu mu, küçük koşucu?
Ali nefes nefese onun yanına ulaştı.
— Evet, benim yeni topum. Elimden kaçtı. Çok teşekkür ederim.
Nuri Amca, pazar filesini gösterdi. Filenin içindeki portakallar neredeyse yere değiyordu.
— Topunu elbette veririm. Ama şu ağır fileyi evime kadar taşımama yardım eder misin?
Ali bir an kırmızı topuna baktı. Hemen oynamaya devam etmek istiyordu. Sonra Nuri Amca’nın yorulan ellerini fark etti.
— Tabii ki yardım ederim. Hatta topumu da filenin üzerine koyarız. Böylece yine kaçamaz.
Ali ile Nuri Amca yan yana yürümeye başladı. Yol çok uzun değildi ama yokuş oldukça dikti. Ali’nin kolları yorulunca Nuri Amca durdu.
— Biraz dinlenmek ister misin?
— Hayır, taşıyabilirim, dedi Ali.
Birkaç adım daha attıktan sonra durup güldü.
— Aslında biraz dinlensek iyi olabilir.
Nuri Amca da gülümsedi.
— Yorulduğunu söylemek güçsüzlük değildir. İnsan bazen dinlenir, sonra yoluna daha güçlü devam eder.
Eve vardıklarında Nuri Amca, fileden iki portakal çıkarıp Ali’ye verdi.
— Biri senin, diğeri yeni bir arkadaş bulursan onun olsun.
Ali teşekkür ederek meydana döndü.
Meydanda birkaç çocuk oyun oynuyordu. Ali onları daha önce de görmüştü. Çocukların biraz ilerisinde, mavi şapkalı bir çocuk tek başına oturuyordu. Adı Mert’ti. Kasabaya yeni taşındığı için henüz kimseyle arkadaş olamamıştı.
Ali kırmızı topunu havaya kaldırdı.
— Benimle top oynamak isteyen var mı?
Çocuklar hemen çevresine toplandı. Yalnızca Mert, oturduğu yerde kaldı.
Çocuklardan biri Ali’nin kulağına eğildi.
— Mert’i çağırma. Top oynamayı bilmiyor. Geçen gün topu neredeyse denize düşürüyordu.
Mert bu sözleri duymamış gibi ayakkabılarının ucuna baktı.
Ali’nin aklına dedesinin söyledikleri geldi: “Bazen bir top, insana çevresinde göremediği şeyleri de gösterir.”
Ali, kırmızı topunu elinde çevirerek Mert’in yanına yürüdü.
— Bizimle oynar mısın?
Mert şaşkınlıkla başını kaldırdı.
— Ama ben topu iyi tutamıyorum.
— Ben de bu sabah kendi topumu tutamadım. Fırının, manavın ve bütün meydanın içinden geçerek peşinden koştum.
Mert’in yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
— Gerçekten mi?
— Hem de güvercinleri havalandırıp Nuri Amca’nın bastonuna yakalanana kadar!
Mert ayağa kalktı.
— O zaman biraz deneyebilirim.
— Denemek için biraz diye bir şey yoktur. Deneyen herkes oyuna gerçekten katılmış olur.
Ali cebindeki portakallardan birini Mert’e verdi. Sonra birlikte diğer çocukların yanına gittiler.
Oyun başladığında Mert ilk atışı kaçırdı. İkinci atışında top ellerine değdi ama yere düştü. Üçüncü atışında ise kırmızı topu iki eliyle sımsıkı yakaladı.
— Yakaladım!
Ali, sanki topu kendisi yakalamış gibi sevindi.
— Gördünüz mü? Mert bu takımın en dikkatli oyuncusu!
Oyun devam ettikçe Mert’in çekingenliği azaldı. Bir süre sonra koşuyor, pas veriyor ve diğer çocuklarla birlikte kahkahalar atıyordu.
Tam oyun en eğlenceli yerine gelmişti ki deniz tarafından kuvvetli bir rüzgâr esti. Ali’nin havaya attığı top yön değiştirdi. Meydanın kenarındaki taş duvarı aşarak gözden kayboldu.
Ali’nin yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu.
— Kırmızı topum yine kaçtı!
Çocuklar duvarın arkasına geçmenin yolunu aradı. Dar sokağın sonunda, üzerinde sarı bir arı resmi bulunan yeşil bir kapı buldular. Kapının üzerinde küçük bir tahta asılıydı:
“Arılar çalışıyor. Lütfen sessiz olun.”
Mert kapıyı gösterdi.
— Top buraya düşmüş olabilir.
Çocuklar kapıyı yavaşça açıp içeri girdi. Bahçede mor, sarı ve beyaz çiçekler vardı. Arılar, çiçeklerin arasında minik altın noktalar gibi dolaşıyordu. Bahçenin ortasında hasır şapkalı bir kadın, devrilmiş bir saksının yanına eğilmişti.
Kırmızı top da hemen orada duruyordu.
Ali topuna doğru koşacakken arıları gördü ve yavaşladı.
— Merhaba. Topumuz yanlışlıkla bahçenize düştü.
Kadın doğrularak çocuklara baktı.
— Demek saksımı deviren kırmızı misafir sizinmiş.
Ali kırılan saksıyı ve yana yatmış küçük limon fidanını görünce üzüldü.
— Çok özür dilerim. Bunu bilerek yapmadım. Fidanı kurtarabilir miyiz?
Kadının yüzü yumuşadı.
— Kazalar her zaman olabilir. Önemli olan, bir kazadan sonra ne yaptığımızdır.
Ali arkadaşlarına döndü.
— Hep birlikte yardım edersek fidanı yeniden dikebiliriz.
Çocuklar toprağa dağılan küçük taşları topladı. Mert, duvarın yanında duran sağlam bir saksı buldu. Hep birlikte limon fidanını yeni yuvasına yerleştirdiler. Ali de küçük sulama kabını doldurup toprağa can suyu verdi.
Hasır şapkalı kadın gülümsedi.
— Benim adım Leyla. Bu bahçede arılar için çiçekler, çocuklar için de meyve ağaçları yetiştiriyorum. Bugün yalnızca bir fidanı değil, gelecekte vereceği limonları da kurtardınız.
Ali topunu yerden aldı.
— Limon ağacı büyüyünce onu görmeye gelebilir miyiz?
— Bahçe kapısını yavaşça açar ve arıları rahatsız etmezseniz her zaman gelebilirsiniz. İlk limonları da birlikte toplarız.
Çocuklar Leyla Hanım’a teşekkür ederek bahçeden ayrıldı.
Akşam yaklaşırken hep birlikte sahile indiler. Gökyüzü turuncuya dönmüş, denizin üzerine parıldayan uzun bir yol serilmişti. Uzakta süzülen martılar, sanki gün batımını seyretmek için kanatlarını yavaşlatmıştı.
Ali kırmızı topunu kumun üzerinde Mert’e doğru yuvarladı. Mert de ayağının içiyle ona geri gönderdi.
— Bugün topun yüzünden çok şey oldu, dedi Mert.
— Evet. Bir topun bu kadar hareketli olabileceğini bilmiyordum.
— Ama topun hiç kaçmasaydı belki benimle konuşmayacaktın.
Ali bir an düşündü.
— Sen de olmasaydın arı bahçesinin kapısını bulamayacaktım. Demek ki kırmızı top ikimizi arkadaş yapmak için kaçmış olabilir.
Tam o sırada kıyıya büyük bir dalga vurdu. Su, çocukların ayaklarına kadar ulaştı ve kırmızı topu denize doğru çekti.
— Topum!
Ali ayakkabılarını çıkarmaya çalıştı. Mert hemen onun kolundan tuttu.
— Suya girme! Dalgalar çok güçlü.
— Ama topum uzaklaşıyor!
— Bir top için kendini tehlikeye atamazsın. Birlikte yardım bulabiliriz.
Yakındaki küçük teknede ağlarını toplayan bir balıkçı çocukları duydu.
— Olduğunuz yerde kalın! Ben alırım!
Balıkçı uzun küreğini denize uzattı. İlk denemesinde topa yetişemedi. İkinci denemesinde küreğin geniş ucuyla topu kıyıya doğru itti. Mert dizlerine kadar gelen suda dikkatlice ilerleyerek kırmızı topu yakaladı.
— Buldum!
Ali, topunu arkadaşının elinden aldıktan sonra balıkçıya seslendi.
— Çok teşekkür ederiz!
Balıkçı ağını tekneye bırakıp çocuklara baktı.
— Oyuncaklarınız değerli olabilir ama siz onlardan çok daha değerlisiniz. Arkadaşının seni durdurması iyi olmuş.
Ali, Mert’in omzuna dokundu.
— Haklısınız. Ben yalnızca topumu düşündüm.
Mert gülümsedi.
— Arkadaşlar bazen birbirlerine pas verir, bazen de birbirlerini durdurur.
— O zaman şimdi pas verme zamanı!
Ali kırmızı topu Mert’e attı. Mert topu yakaladı ve ikisi birlikte gülmeye başladı.
Ali akşam eve döndüğünde dedesi bahçedeki eski ahşap sandalyede oturuyordu. Gökyüzünde ilk yıldız görünmüş, yaseminlerin kokusu bahçeye yayılmıştı.
Dedesi, Ali’nin kumlu ayakkabılarına ve çamurlu topuna baktı.
— Kırmızı topunla sakin bir gün geçirmişsiniz gibi görünüyor.
Ali kahkahayı bastı.
— Hiç de sakin değildi! Önce top meydandan kaçtı. Nuri Amca onu durdurdu, ben de portakallarını taşıdım. Sonra Mert’le arkadaş oldum. Topumuz Leyla Hanım’ın saksısını devirdi ama limon fidanını kurtardık. En sonunda denize düştü. Mert beni durdurdu, bir balıkçı da topu çıkardı.
Dedesi başını sallayarak gülümsedi.
— Bir günde yalnızca top oynamamışsın. Yardım etmiş, özür dilemiş, yeni bir arkadaş edinmiş ve dikkatli olmayı öğrenmişsin.
Ali kırmızı topu dizlerinin üzerine koydu.
— Sabah söylediğin sözü şimdi anlıyorum. Topum kaçtıkça daha önce fark etmediğim insanları gördüm. Ama topun neden sürekli kaçtığını hâlâ bilmiyorum.
Dedesi, kırmızı topu iki eliyle aldı. Akşam ışığında topun beyaz çizgileri ay ışığı gibi parladı.
— Belki de bu topun küçük bir sırrı vardır.
Ali heyecanla öne eğildi.
— Nasıl bir sır?
— Bazı oyuncaklar yalnızca oynanmak ister. Bazılarıysa çocukları yeni arkadaşlara, iyiliğe ve cesarete götürür. Senin kırmızı topun da yolunu biraz uzatmayı seviyor olabilir.
Ali topunu yeniden kucağına aldı.
— O zaman bundan sonra gözümü ondan ayırmam.
Dedesi gülerek başını iki yana salladı.
— Gözün topunda olsun ama çevrendekileri görmeyi de unutma.
Ertesi sabah Ali erkenden meydana gitti. Mert onu taş çeşmenin yanında bekliyordu. Çok geçmeden diğer çocuklar da geldi.
Ali kırmızı topunu meydanın ortasına bıraktı.
— Bugünden itibaren oyunumuzun yeni bir kuralı var.
Çocuklardan biri merakla sordu:
— Nasıl bir kural?
Ali, Mert’in yanında durdu.
— Kimse tek başına kalmayacak ve kimse oyunun dışında bırakılmayacak.
Çocuklar bu kuralı çok sevdi. İki takıma ayrıldılar. Kırmızı top bazen Ali’ye, bazen Mert’e, bazen de meydandan geçen ve oyuna katılmak isteyen başka bir çocuğa gitti.
Günler geçti. Ali ile arkadaşları Nuri Amca’nın pazar filelerini taşıdı, Leyla Hanım’ın bahçesindeki limon fidanını suladı ve balıkçıya ağlarını toplarken yardım etti. Limon fidanı her mevsim biraz daha büyüdü. Kırmızı topun üzerinde küçük çizikler oluştu ama parlak rengi hiç solmadı.
Kasabada bir çocuk kendini yalnız hissettiğinde Ali topunu alıp onun kapısını çaldı.
— Bizimle oynamak ister misin?
Bu soru meydanı her defasında biraz daha büyüttü. Çünkü oyun alanlarının sınırını taş duvarlar değil, çocukların birbirlerine açtıkları yer belirliyordu.
Yıllar sonra bile kasabanın insanları, gün batımında meydandan geçen kırmızı bir top gördüklerini anlattılar. Kimileri topun rüzgârla yuvarlandığını söyledi. Kimileri de onun yeni arkadaşlar aradığına inandı.
Ali ise kırmızı topun sırrını hiç unutmadı: Paylaşılan bir oyuncak neşeyi azaltmaz, çoğaltır; uzatılan bir el yalnızca bir kişiyi değil, koca bir oyunu güzelleştirir.
Gökten üç elma düşmüş:
Biri kalbini yeni arkadaşlıklara açan çocukların,
Biri iyilik yapmayı hiç unutmayanların,
Biri de Ali’nin kırmızı topuyla başlayan bu masalı sevgiyle dinleyenlerin başına.
