Ali Baba ve Kırk Haramiler Masalı

Çok eski zamanlarda, sıcak rüzgârların estiği uzak bir ülkede Ali Baba adında yoksul ama iyi kalpli bir oduncu yaşarmış. Her sabah gün doğmadan kalkar, eşeğine boş sepetleri yükler, dağ yollarına doğru yola çıkarmış.
Ali Baba’nın bir de kardeşi varmış: Kasım. Kasım'ın dükkanları, sandık dolusu parası, hizmetçileri varmış. Ama kalbi, kapalı bir sandık kadar sıkıymış. Güler yüzünü para sayarken bile göstermezmiş.
Bir gün Ali Baba yine dağa gitmiş. Eşeğini bir ağacın gölgesine bağlamış, baltasını alıp biraz ilerlemiş. Tam odun keseceği sırada, uzaktan yükselen bir toz bulutu görmüş.
“Bu da ne?” diye kendi kendine fısıldamış. “Fırtına mı, yoksa kervan mı?”
Merakı korkusundan ağır basmış. Yüksekçe bir kayanın ardına saklanmış, oradan olanları izlemeye başlamış. Toz bulutunun içinden, kısa süre sonra kırk tane atlı çıkmış. Yüzleri örtülü, omuzlarında kılıçlar, atlarının yanlarında ağır çuvallar asılıymış.
Ali Baba, “İşte Kırk Haramiler!” diye içinden geçirmiş. Nefesi kesilmiş, yerinden kıpırdayamamış.
Atlılar, kayalıkların önünde durmuşlar. İçlerinden iri yapılı olanı öne çıkmış. Gür sesi dağın duvarlarına çarpmış:
— Açıl susam, açıl!
Ali Baba, gözlerine inanamamış. Az önce sıradan bir kaya gibi duran taş, gürleyerek iki yana ayrılmış. Arkasında karanlık bir geçit belirmiş. Kırk Haramiler atlarıyla içeri girmişler. Kısa bir süre sonra reis yine bağırmış:
— Kapan susam, kapan!
Kaya sanki hiç açılmamış gibi yerine geri oturmuş. Atlılar tozu dumana katarak uzaklaşmışlar.
Orman sessizleşince Ali Baba yavaş yavaş saklandığı yerden çıkmış. Kalbi hâlâ hızlı atıyormuş. Kayanın önüne gelmiş, derin bir nefes almış:
— Denemeden bilemem, demiş kendi kendine. Sonra titrek bir sesle eklemiş: — Açıl susam, açıl…
Dağ yine gürlemiş, kaya ağır ağır iki yana kaymış. Ali Baba dikkatli adımlarla içeri girmiş. Kapı arkasından kapanınca, bir süre karanlıkta kalmış. Gözleri alıştığında gördüğü manzara karşısında sözleri boğazına düğümlenmiş.
Mağaranın içi çuval çuval altınlarla, mücevherlerle, parıltılı eşyalarla doluymuş. Duvar diplerinde sandıklar, üst üste dizilmiş çuvallar… Sanki yılların ganimeti burada saklanıyormuş.
Ali Baba içinden şöyle demiş:
— Bunca altın benim değil. Ama ben de yıllardır yoksulluk içindeyim. Yalnızca birkaç avuç alsam, kimse farkına varmaz. Evimi geçindirecek kadar olsun, fazlası değil.
Dışarı çıkıp eşeğini mağaraya getirmiş. Her çuvalın üzerinden birer avuç altın almış, eşeğinin heybesine doldurmuş. Üzerini odunlarla kapatmış ki kimse altınları görmesin. Sonra kapının önüne gelip:
— Kapan susam, kapan demiş.
Kaya yerine oturmuş. Ali Baba derin bir nefes alıp şehre dönmüş.
Evine vardığında, karısı heybelerin ağırlığına şaşırmış:
— Bugün ne kadar çok odun getirdin böyle, demiş. — Yoksa ormanda altın madenine mi rastladın?
Ali Baba gülümsemiş:
— Odun değil, bundan daha değerli bir şey getirdim, demiş.
Kapıları kapatıp olanları anlatmış. Heybeleri açınca yere saçılan altınlar odanın içini aydınlatmış. Karısı hem sevinmiş hem de ürkmüş:
— Bu kadar altın başımıza iş açmasın Ali Baba, diye fısıldamış.
— Merak etme, demiş Ali Baba. — Biz bunları saklar, kimseyi incitmeden yaşarız. Çalmadım, sadece çalınmış olandan birkaç avuç aldım.
Altınların miktarını merak edince karısı:
— Kasım’ın evinde terazi var. Gidip isteyeyim, tartalım, demiş.
Kasım’ın karısı, teraziyi istemeye gelen yengesine kuşkuyla bakmış. “Bu yoksul kadın neyi tartacak?” diye düşünmüş. Terazinin altına gizlice bal sürmüş, sonra:
— Bitince getir, demiş.
Ali Baba ile karısı altınları tarttıktan sonra teraziyi geri vermişler. Kasım’ın karısı, terazinin altındaki bala yapışan parlak altını görünce şaşkınlıkla bağırmış:
— Demek Ali Baba altın tartıyor!
Ertesi gün Kasım, Ali Baba’nın kapısına dayanmış:
— Kardeşim, sen benden gizli zengin olmuşsun. Nereden buldun bu altınları? demiş.
Ali Baba önce saklamaya çalışmış ama Kasım’ın ısrarı karşısında dayanamayarak mağarayı ve gizli sözleri anlatmış.
Kasım’ın gözleri hırsla parlamış:
— Sen birkaç avuçla yetinirsin, ben gider hepsini alırım, demiş.
Ertesi sabah katırlarına boş çuvallar yükleyip susam kayasına gitmiş. Kayaya yaklaşırken gururla:
— Açıl susam, açıl! diye bağırmış.
Kaya açılmış, Kasım içeri dalmış. Hazinelerin arasında kendini kaybetmiş. Altınların üzerinde yuvarlanmış, ceplerini doldurmuş, çuvalları ağzına kadar doldurmuş. Nihayet dışarı çıkmak istediğinde kapının önüne gelmiş. Ama o an, açgözlülükten dili dolanmış:
— Açıl… buğday açıl! Saçıl arpa saçıl! demiş. Sonra kendi kendine söylenmiş: — Hay Allah, neydi o söz?
Doğru kelimeleri bir türlü anımsayamamış. Paniklemiş. Tam o sırada dışarıdan nal sesleri duyulmuş. Kırk Haramiler geri dönmüş.
Reis, her zamanki gibi:
— Açıl susam, açıl! diye bağırmış.
Kaya açılınca içeri girip gizlenen Kasım’ı bulmuşlar. Hırsının onu düşürdüğü hâli görünce acımamışlar. İşlerini bitirip yeniden yola çıkmışlar.
Kasım’ın dönmemesi Ali Baba’nın içine kurt düşürmüş. Dağa gidip susam kayasına varmış. Mağaraya girince kardeşini perişan halde bulmuş, onu sırtına alıp şehre götürmüş, günlerce bakmış.
Bu arada Kırk Haramiler, mağaranın sırrını bir başkasının da bildiğini anlamışlar. Şehre adam gönderip araştırma yapmışlar. Doktorların “Son günlerde en çok Ali Baba para ödedi” sözünü duymuşlar. Gece vakti gizlice Ali Baba’nın evini bulup kapısına tebeşirle işaret koymuşlar.
Ali Baba’nın akıllı hizmetçi kızı sabah kapıdaki izi fark etmiş. Şüphelenip komşu evlerin kapılarına da aynı işareti çizmiş. Gece şehir karanlığa bürününce Kırk Haramiler gelmiş, işaretli evi aramışlar. Fakat her kapıda aynı işareti görünce neye uğradıklarını şaşırmışlar. Planları bozulunca geri dönmek zorunda kalmışlar.
Ertesi gün reis yeni bir oyun kurgulamış. Katırlara büyük küpler yüklemiş, adamlarının çoğunu bu küplerin içine saklamış. Kendi de yağ tüccarı kılığına girip Ali Baba’nın kapısını çalmış.
— Selamünaleyküm, demiş. — Uzaktan geliyorum. Yağ dolu küplerim ve yorgun katırlarım var. Bu geceyi avlunuzda geçirsem kabul eder misiniz?
Ali Baba, misafirin aslında haramilerin reisi olduğunu bilmeden:
— Aleykümselâm, demiş. — Misafir Allah misafiridir, buyurun.
Akşam olup herkes odalarına çekildiğinde, hizmetçi kız küplerin arasında dolaşırken içlerinden birinden fısıltı duymuş:
— Ne zaman çıkıyoruz? diye mırıldanan bir ses varmış.
Kız diğer küpleri de yoklamış. Bazılarının içi boş, bazılarının içindeyse gizlenen adamlar varmış. Ne yapacağını bir an düşünmüş. Sonra mutfağa koşup büyük bir kazan dolusu yağı ateşe koymuş. Yağ kızınca küplerin kapaklarını tek tek açmış, içlerine kaynar yağı dökmüş.
Gece yarısı reis dışarı çıkıp küplerin yanına gelmiş. Fısıldamış:
— Hazır mısınız?
Hiç ses çıkmayınca şaşırmış. Küplere bakınca planının bozulduğunu anlamış. Karanlığa karışıp kaçmış, bir daha da Ali Baba’nın şehrine uğramamış.
Sabah olunca Ali Baba “yağ tüccarı”nın ortadan kaybolduğunu fark etmiş. Hizmetçi kız, gece olan biteni anlatmış. Ali Baba hem şaşırmış hem de şükretmiş:
— Demek bizi Kırk Haramilerden sen kurtardın, demiş. — Sen sadece hizmetçi değil, bu evin gerçek kahramanısın.
O günden sonra Ali Baba, evindeki bu akıllı kızı kendi kızı gibi sever olmuş. Şehir halkı ise artık Kırk Haramiler’den korkmadan yaşarmış. Ali Baba altınların çoğunu ihtiyaç olduğunda kullanmış, geri kalanını saklamış ama hırsın kardeşini düşürdüğü hâli hiç unutmamış.
Böylece Ali Baba ve Kırk Haramiler masalı, açgözlülüğün sonunu, sabrın ve aklın değerini anlatan bir hikâye olarak dilden dile dolaşmış, çocukların düşlerine gece lambası gibi ışık saçmaya devam etmiş.
