Sihirli Fasulye Masalı

Küçük bir köyün en ucunda, rüzgâr vurunca çatısı hafifçe inleyen eski bir ev vardı. Bu evde Mert adında bir çocuk annesiyle birlikte yaşardı. Evlerinin bahçesi küçüktü, erzak küpü çoğu zaman boş dururdu, ama annesinin sesi evi her sabah sıcak bir çorba gibi ısıtırdı.
Mert'in en yakın dostu, alnında süt damlası gibi beyaz bir benek olan ineğiydi. Adı Akça'ydı. Akça çok süt vermezdi ama Mert onu pazara götürülecek bir mal gibi değil, evin sessiz bir ferdi gibi severdi.
Bir sabah annesi erzak küpünün kapağını açtı. İçinde yalnızca birkaç buğday tanesi kalmıştı. Kadıncağız uzun uzun sustu. Sonra Mert'e döndü.
— Oğlum, bugün Akça'yı pazara götürmen gerekiyor. Onu iyi birine satarsan un, yağ ve biraz odun alabiliriz.
Mert'in boğazı düğümlendi.
— Akça'yı vermesek olmaz mı anne?
Annesi Mert'in omzuna dokundu.
— Bazen en zor kararlar, en sevdiklerimizle ilgilidir. Ama dikkat et; Akça'yı kötü birine verme.
Mert ipi eline aldı. Akça'nın başını okşadı ve köy yoluna çıktı. Yol boyunca ikisi de sessizdi. Sanki Akça da nereye gittiklerini biliyordu.
Pazara varmadan önce eski taş çeşmenin yanında garip bir adamla karşılaştılar. Adamın sırtında yamalı bir heybe, elinde küçük bir tahta kutu vardı. Kutunun içinden ince yeşil bir ışık sızıyordu.
Adam Mert'e baktı.
— Bu ineği satmaya mı götürüyorsun evlat?
— Evet, dedi Mert. Ama iyi bakacak birini arıyorum.
Adam kutuyu açtı. İçinde beş fasulye tanesi vardı. Fakat bunlar sıradan fasulyeye benzemiyordu. Her tanenin üstünde sabah çiyi gibi parlayan küçük çizgiler vardı.
— Sana para değil, daha değerli bir şey vereceğim, dedi adam. Bunlar Sihirli Fasulye. Toprağa düşerse yalnız büyümez; saklanan gerçeğe de yol açar.
Mert kaşlarını çattı.
— Fasulye ile odun alamam. Un da alamam.
Adam sakin bir sesle cevap verdi.
— Doğru. Ama bazen bir tohum, bir torba undan daha uzun bir hikâye başlatır.
Mert Akça'ya baktı. Akça adamın eline burnunu uzattı, korkmamıştı. Bu, Mert'in içini biraz rahatlattı.
— Ona iyi bakacak mısın?
— Söz, dedi adam. Ona temiz saman, serin su ve geniş bir çayır vereceğim.
Mert uzun süre düşündü. Sonunda Akça'nın ipini adama verdi, beş fasulyeyi aldı ve eve döndü.
Annesi kapıda onu bekliyordu. Mert'in elinde un torbası değil, beş fasulye tanesi görünce yüzü değişti.
— Mert, Akça nerede?
Mert avucunu açtı.
— Onu iyi bir adama verdim anne. Karşılığında bunları aldım. Sihirli fasulye olduklarını söyledi.
Annesi derin bir nefes aldı. Kızmak istedi ama oğlunun yüzündeki pişmanlığı görünce sesi titredi.
— Oğlum, sihirli sözlere inanmak kolaydır. Zor olan, eve ekmek getirmektir.
Fasulyeleri aldı ve pencerenin altındaki kuru toprağa attı.
— Şimdi içeri gir. Bu gece aç yatacağız.
O gece yağmur yağmadı. Ama bahçedeki kuru toprağın üstünde ince yeşil bir parıltı dolaştı. Mert uyurken rüyasında Akça'yı gördü. Akça geniş bir çayırdaydı ve başını göğe doğru kaldırmıştı.
Sabah olduğunda evin içi yeşil gölgelerle doluydu.
Mert pencereye koştu. Dün fasulyelerin atıldığı yerde kocaman bir fasulye gövdesi yükselmişti. Gövde evin çatısını geçmiş, kavakları aşmış, bulutların içine kadar uzanmıştı. Yaprakları tabak kadar büyüktü. Sapı ise bir merdiven gibi kıvrıla kıvrıla göğe çıkıyordu.
Annesi şaşkınlıkla fısıldadı:
— Bu gerçekten Sihirli Fasulye...
Mert gözlerini göğe dikti.
— Yukarıda ne olduğunu öğrenmeliyim.
Annesi hemen kolundan tuttu.
— Hayır. Bilmediğin yere tırmanılmaz.
— Akça'yı verdim, eve boş döndüm, dedi Mert. Bu fasulyenin sırrını öğrenmeden içim rahat etmeyecek.
Annesi oğluna eski kırmızı kuşağını verdi.
— Belinden bağla. Ne bulursan bul, açgözlü olma. Bir şeyin parlak olması, onun sana ait olduğu anlamına gelmez.
Mert kuşağı beline bağladı ve fasulye gövdesine tırmanmaya başladı. Aşağıdaki ev küçüldü. Köy, avuç içi kadar kaldı. Bulutların arasına vardığında yüzüne serin bir sis değdi.
Biraz daha tırmandı ve sonunda bambaşka bir yere çıktı.
Burası Bulut Yaylası'ydı. Yollar beyazdı, taşlar kocamandı, otların her biri Mert'in boyunu geçiyordu. Uzakta dev gibi bir ev vardı. Evin kapısı, köydeki ahır kapısından bile büyüktü.
Mert dikkatle yaklaştı. Kapının önünde yaşlı bir kadın oturuyordu. Elinde kocaman bir süpürge vardı. Mert'i görünce telaşlandı.
— Sen yerden mi geldin çocuk?
— Evet, dedi Mert. Sihirli fasulye ağacından tırmandım. Burası kimin evi?
Kadın kapıya bakıp sesini alçalttı.
— Burası Koca Dev Gürhan'ın evi. Sakladığı şeyleri kimseyle paylaşmaz. Çocuk kokusunu da hemen alır.
Mert geri adım attı.
— Ben kavga etmeye gelmedim. Sadece bu fasulyenin beni neden buraya getirdiğini öğrenmek istiyorum.
Kadın Mert'in gözlerine baktı. Sonra içeri işaret etti.
— Öyleyse hızlı ol. Dev dönmeden önce biraz ekmek ye. Ama sakın masadaki altınlara dokunma. Onların hikâyesini öğrenmeden el uzatma.
Mert içeri girdi. Masalar, sandalyeler, kaşıklar bile dev gibiydi. Kadın ona küçük bir ekmek parçası ve biraz peynir verdi. Mert tam teşekkür edecekti ki dışarıdan ağır ayak sesleri geldi.
Güm... Güm... Güm...
Kadın telaşla fısıldadı:
— Dolabın arkasına saklan!
Mert hemen saklandı. Kapı açıldı. Koca Dev Gürhan içeri girdi. Sesi duvarları titretti.
— Hom hom hım! Burada yer kokusu var!
Kadın sakin olmaya çalıştı.
— Rüzgâr kapıdan toprak kokusu getirmiştir. Sen yemeğini ye.
Dev masaya oturdu. Bir kazan çorba, üç tepsi börek ve koca bir somun ekmeği bitirdi. Sonra cebinden altınlarla dolu bir kese çıkardı. Altınları masaya döktü.
— Bunlar benim, hepsi benim! Aşağıdaki köyler boşuna ağlasın.
Mert dolabın arkasında nefesini tuttu. Demek bu altınlar aşağıdaki köylerden alınmıştı.
Dev altınları sayarken uykusu geldi. Başı masaya düştü, horlamaya başladı.
Kadın sessizce Mert'i çağırdı.
— O kese sizin köyünüzden alınan vergilerin kesesi olabilir. Dev yıllar önce onu bir kervandan zorla aldı. Eğer götüreceksen kendin için değil, köyün hakkı için götür.
Mert keseyi aldı. Altınlar ağırdı ama kalbi daha ağırdı. Çünkü bu artık yalnız kendi ailesinin meselesi değildi.
Fasulye ağacına koştu, dikkatle aşağı indi ve keseyi annesine gösterdi.
Annesi altınları görünce sevinmek yerine önce sordu:
— Bunlar kime ait?
Mert her şeyi anlattı.
Annesi başını salladı.
— Öyleyse önce köyde borç yüzünden un alamayanlara yardım edeceğiz. Biz de hakkımız kadarını alacağız.
O gün köyde birçok evin ocağı yandı. Unu olmayan un aldı, ilacı olmayan ilaç aldı. Mert ilk kez zenginliğin yalnız elde tutmakla değil, doğru yere ulaştırmakla anlamlı olduğunu gördü.
Aradan birkaç gün geçti. Mert'in aklı hâlâ Bulut Yaylası'ndaydı. Çünkü yaşlı kadın, devin başka şeyler de sakladığını söylemişti.
Bir sabah yeniden sihirli fasulye ağacına tırmandı.
Dev evine bu kez pencereden yaklaştı. İçeriden ince bir ses geliyordu.
— Gıdak... gıdak...
Mert içeri baktı. Altın sarısı tüylü bir tavuk, demir kafesin içinde duruyordu. Tavuk Mert'i görünce fısıldadı:
— Beni duyabiliyor musun?
Mert şaşırdı.
— Sen konuşabiliyor musun?
— Ben Altın Tüy'üm, dedi tavuk. Yumurtalarım altındır ama Dev Gürhan beni sahibimden zorla aldı. Ben bir aileyi değil, bütün bir köyü ayakta tutmak için yaratıldım.
Mert kafesi açtı.
— Seni aşağı götüreceğim. Ama kendim için saklamayacağım.
Tam o sırada devin ayak sesleri duyuldu. Mert tavuğu kucağına aldı ve büyük un çuvalının arkasına saklandı.
Dev içeri girip yine burnunu çekti.
— Hom hom hım! Yer kokusu yine burada!
Yaşlı kadın bu kez sertçe konuştu.
— Belki de yıllardır sakladığın haksızlıkların kokusudur.
Dev anlamadı. Yemeğini yedi, sonra tavuğunu aradı. Ama o sırada Mert çoktan pencereden çıkmış, fasulye ağacına ulaşmıştı.
Aşağı indiğinde annesi korkuyla ona sarıldı.
— Bir daha gitmeni istemiyorum.
Mert Altın Tüy'ü yere bıraktı.
— Bunu da gerçek sahibine ulaştırmalıyız anne.
Tavuk üç gün boyunca köy meydanında kaldı. Yumurtladığı altın yumurtalarla kimsenin evi saray olmadı ama kimse aç da kalmadı. Sonra Mert, Altın Tüy'ü ait olduğu uzak köye teslim etti.
Fakat devin evinde bir şey daha vardı: altın arp.
Yaşlı kadın onun, şarkılarıyla insanların korkusunu yatıştıran bir arp olduğunu söylemişti. Dev onu sadece kendisi uyusun diye kullanıyordu.
Mert üçüncü kez yola çıkmadan önce annesinin karşısına geçti.
— Bu son olacak. Arpı da kurtarırsam bir daha yukarı çıkmayacağım.
Annesi uzun süre sustu. Sonra baltayı kapının yanına koydu.
— Ben burada bekleyeceğim. Ama unutma, cesaret ile açgözlülük birbirine benzer. Hangisiyle yürüdüğünü iyi bil.
Mert başını salladı ve tırmandı.
Bulut Yaylası'na vardığında ortalık sessizdi. Devin evi karanlıktı. Mert içeri süzüldü. Altın arp, şöminenin yanında duruyordu. Telleri kendi kendine hafifçe titriyordu.
— Seni almaya geldim, dedi Mert. Seni sadece bir devi uyutmak için değil, korkanları rahatlatmak için kullanacağız.
Arp incecik bir sesle cevap verdi:
— Beni nazikçe taşı. Korkarsam sesim yükselir.
Mert arpı kucağına aldı. Fakat tam kapıya varacakken yerdeki gümüş kaşığa bastı.
Şıng!
Arp korkuyla bağırdı:
— İmdat!
Dev Gürhan gözlerini açtı.
— Demek sensin! Altınları aldın, tavuğu aldın, şimdi de arpımı götürüyorsun!
Mert korktu ama geri çekilmedi.
— Onlar senin değildi. Sen güçlü olduğun için sakladın. Ben onları ait oldukları yere götürüyorum.
Dev yumruğunu masaya vurdu.
— Güçlü olan alır!
Mert cevap verdi:
— Güçlü olan korursa büyük olur. Çalarsa sadece korkulan biri olur.
Bu söz devin daha da öfkelenmesine yetti. Mert arpı kucağına alıp koştu. Dev peşine düştü. Bulut yolları sallandı, kapılar gıcırdadı, yapraklar titredi.
Mert fasulye ağacına ulaştı ve aşağı inmeye başladı. Dev de ardından gövdeye tutundu. Fasulye ağacı ağır yükten inledi.
Aşağıda annesi bekliyordu.
— Mert! Çabuk!
Mert son yapraklardan kayarak yere indi. Annesi baltayı uzattı.
— Kökünden kesersek dev düşer, dedi Mert. Onu öldürmek istemiyorum. Sadece yolu kapatmalıyız.
Annesiyle birlikte fasulye gövdesinin yere yakın kıvrılan yerini kestiler. Gövde çatırdadı, sonra gökyüzüne doğru çekilmeye başladı. Dev Gürhan panikle yukarı tırmandı ve Bulut Yaylası'na geri kaçtı.
Yeryüzüyle bulutlar arasındaki yol kapanmıştı.
Altın arp hafifçe çalmaya başladı. Bu kez “İmdat” diye bağırmıyordu. Tellerinden yumuşak, huzurlu bir ezgi dökülüyordu.
Köy halkı meydana toplandı. Mert olanları anlattı. Altınlar paylaşılmış, Altın Tüy gerçek yerine götürülmüş, arp ise köy meydanına konmuştu. Arp her akşam çalıyor, yoksulluğun getirdiği korkuyu değil, çalışmanın ve paylaşmanın verdiği umudu hatırlatıyordu.
Akça'ya gelince...
Bir hafta sonra aynı yaşlı adam köye geldi. Yanında Akça vardı. İnek daha sağlıklı, tüyleri daha parlaktı.
Mert koşup ona sarıldı.
— Akça!
Yaşlı adam gülümsedi.
— Sihirli fasulye görevini yaptı. Sen de açgözlü değil, adil olmayı seçtin. Akça artık yine seninle kalabilir.
Annesi adama dönüp sordu:
— Siz kimsiniz?
Adam heybeyi omzuna aldı.
— Ben yalnız tohum eken bir yolcuyum. Ama her tohum herkesin elinde aynı büyümez.
Bunu söyleyip köy yolunda kayboldu.
O günden sonra Mert ve annesi zenginlik içinde şımararak yaşamadı. Evlerinin çatısını onardılar, bahçelerine gerçek fasulye ektirdiler, komşularıyla paylaşmayı sürdürdüler. Mert her fasulye filizine bakarken Bulut Yaylası'nı hatırladı.
Sihirli Fasulye Masalı köyde yıllarca anlatıldı. Çocuklar en çok göğe uzanan fasulye ağacını merak etti. Ama büyükler masalın asıl sırrını hiç unutmadı: Sihir, bulutların üstünde değil; hakkı sahibine vermeyi bilen kalpteydi.
Gökten üç elma düşmüş; biri sihirli fasulyenin sırrını çözen Mert'in payına, biri oğluna doğruluğu öğreten annesinin payına, biri de paylaşmanın en büyük zenginlik olduğunu anlayan çocukların payına düşmüş.
