Sabırlı Olmanın Sırrı Masalı

Salkımköy'de herkesin bildiği küçük bir saat kulesi vardı. Bu kule, köy meydanının tam ortasında dururdu ama sıradan saatlere hiç benzemezdi. Üzerinde akrep ve yelkovan yoktu. Yuvarlak camının içinde, göğsü pamuk gibi kabarık minicik bir kuş yaşardı.
Bu kuşun adı Tini'ydi. Tini her sabah güneş çatıların ucuna değdiğinde öter, köye günün başladığını haber verirdi. Onun sesi duyulmadan fırıncı ekmekleri çıkarmaz, bahçıvan çiçekleri sulamaz, öğretmen okul kapısını açmazdı. Çünkü Tini'nin şarkısı, herkese doğru zamanı hatırlatırdı.
Salkımköy'de Berk adında hareketli bir çocuk yaşardı. Berk zeki, neşeli ve meraklıydı ama bir konuda çok zorlanırdı: beklemek. Ayakkabısını bağlarken sıkılır, çorbasının soğumasını bekleyemez, arkadaşları konuşurken sözlerini bitirmeden araya girerdi. Bir şeyi istediyse, hemen olsun isterdi.
Bir sabah annesi ona sıcak bir börek verdi. Börek mis gibi kokuyordu.
— Biraz bekle Berk, içi çok sıcak.
Berk böreğe baktı, kokusu burnuna doldu.
— Bekleyemem. Küçücük bir ısırık alacağım.
Isırır ısırmaz ağzı yandı.
— Off! Neden bu kadar sıcak?
Annesi gülümsedi.
— Çünkü bazı şeyler dışarıdan hazır görünür ama içi hâlâ zaman ister.
Berk kaşlarını çattı.
— Keşke dünyada beklemek diye bir şey olmasa. Her şey hemen olsa ne güzel olurdu.
Tam o anda saat kulesinden Tini'nin sesi duyuldu. Fakat bu kez şarkı neşeli değildi. İnce, kırık ve yorgun bir sesti. Tini birkaç kez ötmeye çalıştı, sonra sesi tamamen kesildi.
Köy meydanında herkes durdu. Fırıncı elindeki tepsiyi indirdi.
— Tini ötmezse ekmeği ne zaman çıkaracağımı anlayamam.
Bahçıvan çiçeklerin başında bekledi.
— Suyu erken verirsem kökler yorulur, geç verirsem çiçekler solar.
Öğretmen okul kapısından baktı.
— Dersin ne zaman başlayacağını kim söyleyecek?
Köy bir anda karıştı. Herkes acele ediyor, kimse doğru zamanı bulamıyordu. Berk saat kulesinin önüne koştu. Camın içindeki Tini'yi gördü. Küçük kuş kanatlarını indirmiş, başını yana yaslamıştı.
— Tini, neden ötmüyorsun?
Tini yavaşça gözlerini açtı.
— Çünkü köyde kimse zamanı dinlemiyor artık. Herkes her şeyi hemen istiyor. Benim şarkım sabırla beslenir. Sabır azalınca sesim de azalır.
Berk şaşkınlıkla sordu:
— Şarkın sabırla mı besleniyor?
— Evet. Bir çocuk beklemeyi gerçekten öğrenirse, şarkımın bir notası geri gelir. Ama bunun için Sabır Bahçesi'ne gitmen gerekiyor.
Berk hemen atıldı.
— Tamam, giderim. Nerede bu bahçe? Hemen söyle.
Tini başını yana eğdi.
— Daha yola çıkmadan acele ettin. Sabır Bahçesi'ne hızlı koşarak gidilmez. Oraya yalnızca yavaşlamayı kabul edenler varır.
Berk derin bir nefes aldı.
— Peki. Yavaşlamayı deneyeceğim.
Tini kanadından mavi bir tüy bıraktı. Tüy havada döndü, parladı ve Berk'in avucuna kondu.
— Bu tüy seni üç duraktan geçirecek. Her durakta sabrın başka bir yüzünü göreceksin. Üçünü de anlarsan şarkım geri döner.
Mavi tüy hafifçe havalandı. Berk onun peşinden yürümeye başladı. Koşmak istedi ama tüy yavaşlayınca o da yavaşladı. Salkımköy'ün arkasındaki incir ağaçlarının arasından geçti ve küçük bir dere kenarına ulaştı.
Derenin yanında yaşlı bir kaplumbağa duruyordu. Sırtında yeşil yosunlar vardı, gözleri ise çok eski masalları biliyor gibiydi. Kaplumbağa, derenin üzerine taşlardan küçük bir köprü yapıyordu. Bir taşı koyuyor, uzun uzun bakıyor, sonra diğerini yerleştiriyordu.
Berk dayanamayıp konuştu:
— Böyle yaparsan akşama kadar bitmez. Taşları hızlı hızlı koysan olmaz mı?
Kaplumbağa başını kaldırdı.
— Hızlı koyarsam köprü yıkılır. Sağlam olan şey, aceleyle kurulmaz.
Berk derenin üstündeki taşlara baktı.
— Ama bu küçücük bir köprü.
— Küçük olması önemsiz olduğu anlamına gelmez. Bu köprüden karıncalar geçecek, uğur böcekleri geçecek, belki yorulan bir salyangoz burada dinlenecek.
Berk ilk kez küçük bir köprünün bile birileri için önemli olabileceğini düşündü.
Kaplumbağa ona bir taş uzattı.
— Yardım etmek ister misin?
Berk taşı aldı ve hemen dereye koydu. Taş sallandı, sonra suya düştü.
— Olmadı.
Kaplumbağa sakin bir sesle konuştu:
— Çünkü taşın yerini değil, işi bitirmeyi düşündün. Sabır önce bakmaktır.
Berk bu kez acele etmedi. Taşı eline aldı. Altının düz mü, yuvarlak mı olduğuna baktı. Derenin kenarında ona uygun bir boşluk aradı. Sonra taşı yavaşça yerleştirdi. Taş kıpırdamadı.
Kaplumbağa gülümsedi.
— İşte sabrın ilk sırrı: Acele eden sonuç arar, sabreden yerini bulur.
Mavi tüy havada parladı. Uzaklardan Tini'nin şarkısına benzeyen ince bir nota duyuldu. Berk sevinçle başını kaldırdı.
— Bir nota geri geldi!
Kaplumbağa göz kırptı.
— Şimdi ikinci durağa git. Ama unutma, hızlı yürümek her zaman erken varmak değildir.
Berk mavi tüyün peşinden devam etti. Yol onu geniş bir çayıra götürdü. Çayırın ortasında Lalin adında bir çocuk oturuyordu. Önünde renkli ipler, ince çıtalar ve yarım kalmış bir uçurtma vardı.
Berk uçurtmayı görünce heyecanlandı.
— Harika görünüyor. Hadi hemen uçuralım.
Lalin başını kaldırmadan cevap verdi:
— Daha kuyruğunu bağlamadım.
— Kuyruksuz da uçar bence.
Lalin gülümsedi.
— Uçar gibi yapar, sonra döne döne düşer.
Berk ipleri eline aldı.
— Ben bağlayayım.
Hızlıca düğüm attı. Düğüm yamuk oldu, uçurtmanın ince çıtası eğildi.
Lalin hemen durdurdu.
— Yavaş. Uçurtma göğe çıkmadan önce yerde dengelenir.
Berk biraz utandı.
— Ben sadece çabuk bitsin istedim.
— Ben de uçmasını istiyorum. Ama gökyüzüne çıkan şeyin hazırlığı yerde yapılır.
Berk Lalin'in yanına oturdu. İpleri birlikte düzelttiler. Kuyruğa küçük kumaş parçaları bağladılar. Her parça başka renkti: sarı, mavi, yeşil ve kırmızı.
Berk merakla sordu:
— Bu kadar parça gerçekten gerekli mi?
— Her biri denge için. Bazen sabır, eksik kalan küçük parçaları tamamlamaktır.
Hazırlık bitince uçurtmayı çayıra götürdüler. Rüzgâr önce hafif esti. Berk hemen koşmak istedi ama Lalin kolunu tuttu.
— Daha değil. Rüzgârın güçlenmesini bekle.
— Rüzgârı da mı bekleyeceğiz?
— Evet. Her şey sen hazır olduğunda olmaz. Bazen dünyanın da hazır olması gerekir.
Berk sustu. Rüzgârı dinledi. Otların hışırtısı arttı, yapraklar aynı yöne eğildi. Lalin başını salladı.
— Şimdi.
Berk uçurtmayla koştu. Uçurtma havalandı. Önce biraz sallandı, sonra gökyüzünde dimdik yükseldi. Kuyruğundaki renkler güneşte parladı.
Berk'in gözleri büyüdü.
— Kuyruğu olmasa düşerdi, değil mi?
Lalin güldü.
— Evet. Sabır görünmeyen dengeyi kurar.
O anda mavi tüy yeniden parladı. Tini'nin şarkısından ikinci nota duyuldu. Bu kez sesi daha güçlüydü.
Lalin uçurtmanın ipini Berk'e verdi.
— Sabrın ikinci sırrı: Beklemek, eksikleri tamamlamak için verilen zamandır.
Berk üçüncü durağa doğru yürürken artık çevresine daha dikkatli bakıyordu. Kelebeklerin çiçek seçişini, arıların telaşsız çalışmasını, bulutların ağır ağır şekil değiştirmesini fark etti. Daha önce bunların hiçbirini görmemiş gibiydi.
Sonunda küçük bir ormana ulaştı. Ormanın içinde kocaman bir ceviz ağacı vardı. Ağacın altında iki çocuk tartışıyordu. Ali'nin elinde kırılmış bir tahta araba vardı. Suna üzgün görünüyordu.
Ali kızgın bir sesle konuştu:
— Arabamı sen kırdın!
Suna başını iki yana salladı.
— Hayır, ben sadece kenara koymak istedim. Tekerleği zaten sallanıyordu.
Ali onun sözünü kesti.
— Bahane söyleme!
Berk hemen araya girmek istedi. Eskiden olsa kimin haklı olduğunu anlamadan karar verirdi. Ama mavi tüy avucunda ısındı. Tini'nin sesi sanki kulağına fısıldadı:
— Sonunu dinle.
Berk derin bir nefes aldı.
— Ali, önce Suna sözünü bitirsin. Sonra sen konuş.
Ali homurdandı ama sustu. Suna yavaşça anlattı:
— Araba yerdeydi. Küçük kardeşim üstüne basmasın diye kaldırmak istedim. O sırada tekerlek çıktı. Ben korktuğum için hemen söyleyemedim. Özür dilerim. Ama bilerek kırmadım.
Ali'nin yüzü değişti.
— Yani arabamı korumaya mı çalıştın?
— Evet. Ama beceremedim.
Ali elindeki arabaya baktı. Sonra sesi yumuşadı.
— Ben de seni dinlemeden kızdım. Özür dilerim.
Berk tahta arabayı inceledi.
— Belki tamir edebiliriz. Önce tekerleğin yerini buluruz, sonra eksik parçayı tamamlarız.
Üçü birlikte ceviz ağacının altında oturdu. Tekerleği yerine taktılar, küçük bir dal parçasıyla destek yaptılar, iplikle bağladılar. Araba eskisi gibi değildi ama daha sağlam olmuştu.
Ali arabayı yerde yürüttü. Tekerlek döndü.
— Çalışıyor!
Suna sevindi.
— Hem de daha güzel oldu.
Berk gülümsedi. O an üçüncü sırrı anladı.
— Sabır, sadece beklemek değilmiş. Birini sonuna kadar dinlemek de sabırmış.
Ceviz ağacının yaprakları hafifçe sallandı. Mavi tüy güçlü bir ışıkla parladı. Tini'nin üçüncü notası duyuldu. Ardından üç nota birleşti ve uzaktan tanıdık bir melodi yükseldi.
Berk koşmadan, telaşlanmadan Salkımköy'e döndü. Meydana vardığında herkes saat kulesinin önünde bekliyordu. Tini hâlâ sessizdi ama gözlerinde umut vardı.
Berk kulenin önüne geçti.
— Tini, üç sırrı öğrendim.
Tini başını kaldırdı.
— Söyle bakalım.
Berk parmaklarını tek tek açtı.
— Birincisi: Acele eden sonuç arar, sabreden yerini bulur.
Köy meydanında hafif bir rüzgâr esti.
— İkincisi: Beklemek, eksikleri tamamlamak için verilen zamandır.
Fırından sıcak ekmek kokusu geldi.
— Üçüncüsü: Birini sonuna kadar dinlemek de sabırdır. Çünkü yarım dinleyen yanlış anlar.
Tini'nin tüyleri parlamaya başladı. Küçük kuş kanatlarını açtı. Önce ince bir ses çıktı, sonra ses büyüdü. Sonunda bütün köyü saran tatlı bir şarkıya dönüştü.
Fırıncı sevinçle seslendi:
— Ekmek tam vaktinde çıktı!
Bahçıvan çiçeklere baktı.
— Toprak şimdi su istiyor. Ne erken ne geç.
Öğretmen gülümsedi.
— Ders zili de tam zamanında çalacak.
Köy yeniden düzene girdi. Ama en büyük değişiklik Berk'te olmuştu.
Ertesi gün annesi ona sıcak çorba koydu. Berk kaşığı hemen ağzına götürmedi. Önce üfledi, biraz bekledi.
Annesi şaşırdı.
— Sen bekliyor musun?
Berk gülümsedi.
— Çorbanın içi de hazır olsun.
Okulda arkadaşı Defne ona bir şey anlatırken Berk araya girmedi. Sonuna kadar dinledi. Defne sözünü bitirince şaşkınlıkla baktı.
— Bugün beni hiç bölmedin.
Berk omuz silkti ama yüzünde gururlu bir gülümseme vardı.
— Çünkü belki de son cümlen en önemli cümlendir.
Bahçeye yeni dikilen fidanı görünce de yapraklarını çekiştirmedi. Her gün biraz su verdi, toprağını kontrol etti ve büyümesini bekledi.
Bir hafta sonra fidanın ucunda minicik bir yaprak açtı. Berk yaprağa eğildi.
— Merhaba küçük yaprak. Seni beklerken ben de biraz büyüdüm.
Saat kulesindeki Tini o sabah her zamankinden daha güzel öttü. Şarkısı çatıların üzerinden geçti, bahçelere indi, çocukların ceplerine neşe gibi doldu.
Salkımköy'de artık sabır denince kimse sıkıcı bir bekleyiş düşünmüyordu. Herkes Berk'in öğrendiği sırrı biliyordu:
Sabır, zamanı boşa geçirmek değildir. Sabır; doğru an gelene kadar kalbini sakin, gözlerini açık, emeğini canlı tutmaktır.
Ve Berk ne zaman acele etmek istese, saat kulesinden Tini'nin tatlı sesi duyulurdu:
— Güzel olan her şey, kendi vaktinde tamamlanır.
Masalda anlatılmak istenen asıl amaç: çocuklara sabırlı olmanın sadece beklemek olmadığını anlatır. Sabır; dinlemek, anlamak, eksikleri tamamlamak ve doğru zamanı fark etmektir. Aceleyle yapılan işler kolay bozulur, sabırla yapılan işler ise hem daha sağlam olur hem de kalbi büyütür.
