Örümcek Çocuk Masalı

Büyüleyici Örümcek Çocuk Masalı Super Kahraman Hikayesi

Örümcek Çocuk Masalı, sihirli bir bileklik sayesinde olağanüstü yetenekler kazanan Aras’ın Gölge Dokumacı’ya karşı verdiği mücadeleyi anlatır. Şehrin üzerini kapatan dev ağı durdurmaya çalışan genç kahraman, gerçek gücün doğru kararlar vermekten geldiğini keşfeder.

Bir varmış, bir yokmuş. Deniz kıyısındaki kayalıkların üzerine kurulmuş Işılkent adında büyük bir şehir varmış. Geceleri kulelerin tepesi altın lambalarla aydınlanır, hava tramvayları yıldızların arasından geçiyormuş gibi görünürmüş.

Şehrin en eski yapısı, meydanın ortasındaki Yedi Çan Kulesi’ymiş. Her akşam güneş batarken kulenin yedi çanı sırayla çalar ve şehrin bütün lambaları aynı anda yanarmış.

Işılkent’in Çınar Mahallesi’nde Aras adında on iki yaşında bir çocuk yaşarmış. Meraklı ve biraz da sabırsız olan Aras, okuldan sonra annesi Derya’nın saatçi dükkânına gider, bozulan saatlerin içindeki küçücük çarkları incelermiş.

Aras’ın en büyük merakı örümceklermiş. Onların incecik iplerle kendi ağırlıklarının kat kat fazlasını taşımasına hayran kalırmış.

Annesi onu bir örümcek ağını incelerken görünce gülümsemiş.

— Sen saatçi dükkânında çalışıyorsun ama gözün hep tavanda.

— Çünkü örümcekler bizden daha iyi mühendis, anne. Cetvelleri olmadan kusursuz ağ yapıyorlar.

Bir akşam annesi ona özel bir görev vermiş. Yedi Çan Kulesi’nin bekçisi, bozulan cep saatini tamir için bırakmıştı. Aras’ın saati kuleye götürmesi gerekiyormuş.

Güneş batmak üzereyken kuleye ulaşmış. Ağır kapıyı açıp dar merdivenlerden yukarı çıkmaya başlamış.

En üst kata yaklaştığında ince bir cızırtı duymuş. Taş duvarın üzerindeki çatlakta, lacivert ve altın renkli küçük bir örümcek sıkışmıştı. Bacaklarından biri kopan metal telin altında kalmıştı.

Aras diz çökerek teli dikkatlice kaldırmış.

— Sakin ol, sana zarar vermeyeceğim.

Örümceği avucuna almış. Küçük canlı kaçmak yerine Aras’ın parmaklarının üzerinde beklemiş. Birden sırtındaki altın işaret parlamış.

Kulenin duvarlarında yüzlerce ince çizgi belirmiş. Çizgiler birleşerek dev bir örümcek ağı biçimini almış.

— Bu da ne? diye fısıldamış Aras.

Taş duvarın içinden yaşlı bir kadın çıkmış. Saçları gümüş ipliklerden, uzun elbisesi ise gece göğü rengindeki ağlardan yapılmıştı.

— Korkma, Aras. Ben Ağların Koruyucusu Nakra’yım.

— Adımı nereden biliyorsunuz?

— Bir örümceği kurtarmadan önce onun tehlikeli olup olmadığını düşünmedin. Böyle çocukların adlarını ağlar bize fısıldar.

Nakra elini açmış. Avucunda kehribar renginde bir bileklik duruyormuş. Bilekliğin üzerinde birbirine bağlanan sekiz küçük çizgi varmış.

— Bu, Sekiz Bağ Bilekliği’dir. Yüzyıllardır onu taşıyacak doğru kişiyi bekliyorum.

Aras bilekliğe uzanmamış.

— Bana neden veriyorsunuz?

— Çünkü bu gece Işılkent’in yardıma ihtiyacı olacak.

Nakra’nın arkasındaki ağda karanlık bir görüntü belirmiş. Siyah pelerinli biri, yer altındaki eski dokuma salonunda dev makaralar hazırlıyormuş.

— Onun adı Vargos. Bir zamanlar sarayın baş dokumacısıydı. Yaptığı eserler başkalarının adıyla sergilenince öfkesi büyüdü ve kendisine Gölge Dokumacı demeye başladı.

— Ne yapacak?

— Gece yarısı yedi çanı susturup şehrin üzerini büyülü bir ağla kapatacak. Güneş doğsa bile Işılkent karanlıkta kalacak.

Aras bilekliği eline almış.

— Şehir muhafızlarına haber verelim.

— Vargos kuleye giden geçitleri kapattı. Üstelik büyülü ağı yalnızca Sekiz Bağ’ın ipliği çözebilir.

Aras bilekliği takmış.

Kehribar halkalar bileğinin çevresinde dönmüş. Altın ışık kollarına, omuzlarına ve ayaklarına yayılmış. Üzerindeki kıyafet, koyu lacivert ve kehribar renkli hafif bir giysiye dönüşmüş.

Yüzünün üst bölümünü küçük bir maske kapatmış. Giysinin göğsünde sekiz çizgiden oluşan bir ağ işareti bulunuyormuş.

Aras ellerine bakmış.

— Bu kıyafet nereden çıktı?

— Bileklik seni tehlikeden koruyacak bir kabuk ördü.

— Pelerinim yok mu?

— Kuleler arasında ilerlerken bir yere takılmak istiyorsan ekleyebilirim.

— Pelerinsiz de güzelmiş.

Aras artık duvarlara tutunabilecek, yükseğe sıçrayabilecek ve çevresindeki titreşimleri hissedebilecekmiş. Bilekliği iki kez çevirdiğinde sağlam kehribar iplikler çıkarabilecekmiş.

Fakat bileklikte yalnızca sekiz bağ varmış. Her büyük iplik kullandığında bu bağlardan biri sönecekmiş.

— Yani sekiz hakkım var, demiş Aras.

— Sekiz seçimin var. Haklarını kullanırsın, seçimlerinin sonucunu ise taşırsın.

O anda kulenin altından büyük bir patlama sesi gelmiş.

BOOOM!

Bütün yapı sarsılmış. Birinci çanın sesi yarıda kesilmiş.

Gölge Dokumacı saldırıya başlamıştı.

Aras merdivenlere koşmuş fakat siyah iplikler yükselerek geçidi kapatmış. Bilekliği iki kez çevirdiğinde karşı duvara kehribar renkli bir ip fırlamış.

Aras ipi tutup boşluğun üzerinden sallanmış. Duvara yaklaşırken ayaklarını öne uzatmış. Tabanları taşa yapışmış ve düşmeden dik duvarda kalmış.

Aşağıya baktığında zeminin metrelerce uzakta olduğunu görmüş.

— Önce duvarda olduğumu kabul edelim. Aşağıya daha sonra bakarız.

Kulenin dışına çıktığında meydandaki insanlar panikle kaçışıyormuş. Siyah iplikler binaların arasına yayılıyor, hava tramvaylarından biri rayın kenarında tehlikeli biçimde sallanıyormuş.

Aras, Gölge Dokumacı’nın peşine gitmesi gerektiğini biliyormuş. Fakat tramvaydaki yolcuların yardım çığlıklarını duyunca bilekliğindeki ışıklara bakmış.

— Bir seçim, demiş.

Kendini kuleden aşağı bırakmış. Fırlattığı ip, tramvayın üzerindeki demir halkaya tutunmuş ve Aras’ı vagona taşımış.

İçeride küçük bir çocuk ağlıyormuş.

— Tramvay düşecek mi?

— Ben buradayken düşmesine izin vermeyeceğim. Yalnız bunu ilk kez yaptığımı şimdilik aramızda tutalım.

Aras iki kehribar ip çıkarıp tramvayı karşılıklı binalara bağlamış. Vagon dengelenmiş fakat bileklikteki üç ışık sönmüştü.

Yolcuları güvenli çatıya çıkardıktan sonra çevresindeki titreşimlere odaklanmış. Siyah ipliklerin tamamı aynı yerden geliyordu: Eski Dokuma Sarayı.

Aras çatılardan ilerlemeye başlamış. Bir binadan diğerine sıçrıyor, ulaşamadığı yerlerde kehribar iplerini kullanıyormuş.

Bir süre sonra arkasından bir ses duymuş:

— Hey, maskeli çocuk!

Aras dönünce sınıf arkadaşı Mina’yı çatıda görmüş. Mina, okul gazetesinde çalışıyor ve yanında sürekli küçük fotoğraf makinesini taşıyormuş.

— Burada ne yapıyorsun? diye sormuş Aras, sesini değiştirmeye çalışarak.

— Önce sen söyle. Neden hasta bir kurbağa gibi konuşuyorsun?

— Kimliğim gizli.

Mina, Aras’ın ayakkabılarına bakmış.

— Bağcıklarının biri sarı, diğeri yeşil. Seni tanımak zor olmadı.

— Kimseye söylemeyeceksin.

Aras başına gelenleri anlatınca Mina, Dokuma Sarayı’nın çatısını göstermiş.

— Ana kapı kapalı ama eski yağmur kanalları bodruma açılıyor.

İkisi yağmur kanalından geçerek saraya girmiş. Büyük salonda yüzlerce makara dönüyormuş. Siyah ipler tavanı kaplıyor, dev bir dokuma tezgâhında şehir büyüklüğünde ağ örülüyormuş.

Gölge Dokumacı Vargos tezgâhın önünde durmuş. Yüzünü koyu renkli metal bir maske kapatıyormuş.

— Sonunda geldin, Sekiz Bağ’ın taşıyıcısı.

Aras tavandan aşağı atlamış.

— Şehrin üzerindeki ağı kaldır.

— Işılkent yıllarca benim eserlerimin altında güvende yaşadı ama kimse adımı anmadı. Şimdi yaptığım son eseri hiç kimse unutamayacak.

— Çünkü güneşi kapatacak kadar büyük mü?

— Çünkü benden başka hiç kimse onu çözemeyecek.

Vargos elini kaldırınca siyah ipliklerden yapılmış üç iri gözcü ortaya çıkmış. Uzun kolları ve dört ayakları varmış.

Aras, ilk gözcünün saldırısından yana sıçrayarak kurtulmuş. İkincisinin bacaklarını kehribar iplikle bağlayınca yaratık dönerek yere düşmüş.

Üçüncü gözcü Mina’ya yönelmiş. Aras, yaratığın önüne atlamış. Siyah kol kendisine çarpmadan önce havadaki titreşimi hissedip eğilmiş.

Yaratığın kolu duvara saplanmış. Aras duvardan destek alarak sıçramış ve göğsündeki makarayı çıkarmış. Gözcü bir ip yığınına dönüşmüş.

Mina makarayı uzağa tekmelemiş.

— Şehrin kahramanı olmak nasıl gidiyor?

— Değerlendirme yapmak için biraz meşgulüm.

Vargos dokuma tezgâhındaki kolu çekmiş. Tavandaki bütün iplikler Aras’a doğru saldırmış.

Aras havaya sıçrayıp iplerden ikisini birbirine bağlamış. Yön değiştiren siyah ağlar, yerdeki gözcüleri sararak tavana kaldırmış.

Bileklikte dört ışık kalmıştı.

Vargos son makarayı eline almış.

— Gece Ağı tamamlandı. Artık beni durduramazsın.

İpi çekince sarayın çatısı açılmış ve dev siyah ağ gökyüzüne yükselmiş. Ağ, evlerin üzerine yayılmaya başlamış. Yedi Çan Kulesi’nin altı çanı susmuştu. Son çan da kapanırsa bütün şehir karanlıkta kalacaktı.

Mina dokuma tezgâhının üzerindeki işareti fark etmiş.

— Ağın ortasında sekiz düğüm var. Yedisi sahte olmalı. Yanlış düğümü çekersek ağ sıkılaşır.

Aras ellerini tezgâha koyarak titreşimleri dinlemiş.

Yedi düğüm aynı sesi çıkarıyormuş:

Tık… tık… tık…

Sekizinci düğüm ise farklıymış:

Tık… tık-tık… tık…

— Gerçek bağlantı burada!

Vargos ipini savurmuş. Aras yana kaçsa da siyah ip bileğine dolanmış ve ışıklardan biri daha sönmüş.

Son bir bağı kalmıştı.

— Son gücünü beni durdurmak için kullanırsan gökyüzündeki ağa yetişemezsin, demiş Vargos. — Ağa gidersen de benden kurtulamazsın. Hangisini seçeceksin?

Mina metal bir çubuğu tezgâhın çarkları arasına sıkıştırmış. Makine yavaşlamış.

— İkisini de tek başıma yapmayacağım, demiş Aras.

Son kehribar ipini Vargos’a değil, Yedi Çan Kulesi’nin balkonuna fırlatmış. Ardından yerdeki makarayı ayağıyla Vargos’a doğru yuvarlamış.

Makara bacaklarına çarpınca Vargos dengesini kaybetmiş. Aras siyah ipin içinden sıyrılıp kehribar iple saraydan çıkmış.

Kuleye ulaştığında bilekliğindeki son ışık da sönmüş. Kehribar ip kaybolunca Aras taş çıkıntıya iki eliyle tutunmuş.

Aşağıda yüzlerce metre boşluk, yukarıda ise son çanı kapatmak üzere olan siyah ağ vardı.

Vargos’un sesi meydanda yankılanmış:

— Bilekliğin tükendi! Artık sıradan bir çocuksun!

Aras ayağını taş çıkıntıya yerleştirip kendini yukarı çekmiş.

— Ben zaten sıradan bir çocuktum!

Güçleri olmadan tırmanmaya başlamış. Parmakları acıyor, rüzgâr onu duvardan ayırmaya çalışıyormuş. Fakat her basamakta biraz daha yükselmiş.

Sonunda yedinci çanın balkonuna ulaşmış. Siyah ağ, çanın çevresini tamamen sarmıştı.

Aras cebindeki saatçi tornavidasını çıkarmış. Ağın merkezindeki metal tokayı açmaya çalışmış fakat toka çok sıkıymış.

Dokuma Sarayı’ndaki Mina çarkı ters yönde çevirince ağ birkaç saniyeliğine gevşemiş.

— Şimdi, Aras!

Aras tornavidayı tokaya sokup bütün gücüyle çevirmiş.

Metal toka açılmış.

Yedinci çan özgür kalmış.

DOOOONG!

Çanın güçlü sesi bütün şehre yayılmış. Mina da aynı anda tezgâhtaki gerçek düğümü çözmüş.

Gökyüzünü örten dev ağ, binlerce siyah kurdeleye ayrılmış. Kurdeleler zararsız ip parçaları hâlinde meydanın üzerine yağmış.

Şehrin lambaları yeniden yanmış.

Vargos kaçmaya çalışırken kendi ipleri ayaklarına dolanmış. Yere düştüğünde metal maskesi yüzünden çıkmış.

Maskenin arkasında öfkeli bir canavar değil, yorgun ve kırgın bir adam varmış.

Aras yanına gelmiş.

— İnsanların seni unutmasını istemedin ama şehri karanlığa gömseydin seni yalnızca bununla hatırlayacaklardı. Gerçekten istediğin bu muydu?

Vargos yıkılan tezgâhlara bakmış.

— Ben yalnızca bir kez adımın söylenmesini istemiştim.

Mina fotoğraf makinesini indirmiş.

— O zaman eserlerinin üzerine adını yazmalıydın. Şehrin üzerine ağ germek biraz fazla olmuş.

Şehir muhafızları geldiğinde Vargos kaçmamış. Verdiği zararı onarmayı kabul etmiş. Daha sonra yaptığı her eserin altına hem kendi adını hem de yanında çalışanların adlarını yazmış.

Aras’ın bilekliğinin ışıkları ertesi sabah yeniden yanmış. Nakra ona bilekliğin en önemli sırrını açıklamış:

— Bağlar bitince güçlerinin kaybolduğunu sandın. Yine de kuleye tırmandın. Bileklik seni bu yüzden seçti.

— Güçlerim olduğu için seçilmedim mi?

— Güçlerin olmadığında da doğru olanı yapabildiğin için seçildin.

Işılkent halkı, kuledeki maskeli çocuğun kim olduğunu öğrenememiş. Gazeteler ona “Örümcek Çocuk” adını vermiş.

Aras gündüzleri okuluna gitmeyi ve annesinin dükkânında çalışmayı sürdürmüş. Şehirde bir tehlike ortaya çıktığında ise Sekiz Bağ Bilekliği kehribar renginde parlamaya başlamış.

Bir akşam Mina, dükkânın çatısında ona sormuş:

— Gizli kimliğini korumak istiyorsan ayakkabı bağlarını değiştirmeyi düşündün mü?

Aras sarı ve yeşil bağlarına bakmış.

— Bunlar benim uğurum.

— Seni tanımamı sağlayan da onlar.

— O zaman maskemi biraz büyütürüm.

Mina başını iki yana sallamış.

— Şehri kurtardın ama gizli kimlik konusunda çalışmamız gerekiyor.

Aras gülümseyerek bilekliğini çevirmiş. Kehribar ip, karşıdaki kulenin tepesine uzanmış.

— Onu yarın düşünürüz. Şimdi yarışalım!

Aras kendini çatıdan boşluğa bırakmış. Mina güvenli merdivenlere koşarken arkasından seslenmiş:

— Uçabiliyor olman ödevini yapmayacağın anlamına gelmiyor!

— Ben uçmuyorum! Yalnızca düşeceğim yeri dikkatli seçiyorum!

Örümcek Çocuk, Işılkent’in altın ışıkları üzerinde ilerlerken Yedi Çan Kulesi yeniden çalmış. Şehir artık onu yalnızca duvarlarda yürüyen maskeli bir çocuk olarak değil, gücü tükendiğinde bile yoluna devam eden genç bir kahraman olarak tanıyormuş.

Çünkü gerçek kahramanlık, insanın sahip olduğu güçle değil; o gücü ne zaman, neden ve kimin için kullandığıyla ölçülürmüş.

Gökten üç elma düşmüş: Biri gücünü iyilik için kullananlara, biri hatasını düzeltmekten kaçmayanlara, biri de Örümcek Çocuk Masalı’nı heyecanla okuyan çocuklara…