Hane'nin Kudüs Yolculuğu Masalı

Hane, Kudüs'e gideceklerini öğrendiği gece bir türlü uyuyamadı.
Yatağından kalktı, masasındaki küçük defteri açtı ve ilk sayfanın tam ortasına bir soru yazdı:
Bir şehrin kalbi nerede atar?
Bir süre yazdığı cümleye baktı.
Sonra kalemini kulağının arkasına sıkıştırıp annesinin yanına koştu.
— Anne, şehirlerin kalbi olur mu?
Annesi bavul hazırlıyordu. Elindeki gömleği katladı, Hane'ye bakıp gülümsedi.
— Neden olmasın?
— Peki Kudüs'ün kalbi nerede?
Annesi hemen cevap vermedi.
— Onu sana ben söylersem yolculuğun yarısı eksik kalır.
Hane kaşlarını kaldırdı.
— Nasıl yani?
— Kendin bul.
İşte yolculuk daha başlamadan Hane'nin bir görevi olmuştu.
Kudüs'ün kalbini bulacaktı.
Ertesi sabah erkenden yola çıktılar.
Hane cam kenarında oturdu. Yanında annesi, ön sırada babası vardı. Küçük defterini de çantasının en kolay ulaşacağı gözüne koymuştu.
Yol boyunca aklındaki soruyu düşündü.
Belki bir şehrin kalbi, en büyük binasındaydı.
Belki en eski taşının altında saklıydı.
Belki de onu bulmak için çok dikkatli bakmak gerekiyordu.
Kudüs'e vardıklarında Hane'nin ilk fark ettiği şey binalar olmadı.
Seslerdi.
Taş sokakta yürüyen ayakkabıların sesi...
Uzakta konuşan insanların birbirine karışan sesleri...
Bir dükkândan yükselen tabak tıkırtıları...
Başlarının üzerinden geçen güvercinlerin kanat çırpışı...
Hane olduğu yerde durdu.
— Anne, burası çok sesli.
Annesi de durdu.
— Rahatsız mı oldun?
Hane başını iki yana salladı.
— Hayır. Sanki herkes aynı anda bir şey anlatıyor.
Defterini çıkarıp ilk notunu yazdı:
Kudüs konuşkan bir şehir.
Babası omzunun üzerinden yazıya baktı.
— Daha yeni geldik. Hemen karar verme.
Hane defteri kapattı.
— Bu karar değil. İlk ipucu.
Dar sokaklardan yürümeye devam ettiler.
Güneş, açık renk taş duvarlara vuruyor; sokak bazen altın sarısına, bazen bal rengine dönüyordu.
Bir köşeyi geçtiklerinde Hane'nin burnuna sıcak ekmek kokusu geldi.
Bir anda durdu.
— Bekleyin!
Babası telaşla döndü.
— Ne oldu?
Hane havayı kokladı.
— Çok güzel bir şey oluyor.
Kokunun geldiği yere doğru birkaç adım attılar.
Küçük bir fırının önünde, yeni çıkmış ekmekler diziliydi. Fırıncı sıcak ekmekleri tezgâha yerleştiriyordu.
Hane camın ardından bakarken fırıncı onu fark etti.
Gülümsedi.
Hane de gülümsedi.
Birbirlerine tek kelime söylemediler.
Ama nedense Hane, selamlaşmışlar gibi hissetti.
Tam yürümeye devam edeceklerdi ki yuvarlak bir ekmek tezgâhın kenarından kaydı.
Fırıncı yakalamaya çalıştı.
Ekmek önce sandalyeye çarptı.
Sonra yere düştü.
Yuvarlandı.
Hane'nin ayakkabısının önünde durdu.
Hane eğilip ekmeği aldı ve fırıncıya uzattı.
Fırıncı teşekkür ederek başını eğdi.
Hane de başını eğdi.
Sokaktan ayrılırken annesi sordu:
— Şehrin kalbini buldun mu?
Hane biraz düşündü.
— Hayır. Ama galiba gülümsemeyi biliyor.
Defterine ikinci notunu yazdı:
Bazı selamların kelimesi yoktur.
O gün Hane, Kudüs'ün eski sokaklarında yürüdükçe çevresindeki ayrıntılara daha fazla dikkat etmeye başladı.
Bir kapının üzerindeki desen...
Duvar arasından çıkan minicik bir ot...
Taş basamakta dinlenen kedi...
Başının üzerinde hızla uçan kuşlar...
Bir çeşmenin başında su dolduran insanlar...
Fakat aradığı şeyi henüz bulamamıştı.
Kudüs'ün kalbi nerede atıyordu?
Ertesi sabah Hane erkenden uyandı.
O gün Mescid-i Aksa'yı göreceklerdi.
Hane daha önce Mescid-i Aksa'nın Müslümanlar için çok kıymetli olduğunu ailesinden dinlemişti. Fotoğraflarını görmüş, hakkında sorular sormuştu.
Fakat bir yeri fotoğrafta görmekle orada bulunmak aynı şey değildi.
Yaklaştıkça Hane'nin konuşmaları azaldı.
Etrafına bakıyordu.
Gökyüzüne...
Taşlara...
Ağaçlara...
İnsanlara...
Mescid-i Aksa'ya vardıklarında annesinin elini tuttu.
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Annesi onun yüzüne baktı.
— Ne düşünüyorsun?
Hane gözlerini çevresinden ayırmadan cevap verdi.
— Fotoğraflar sessizmiş.
Annesi şaşırdı.
— Nasıl yani?
— Burada rüzgâr var. Kuşlar var. İnsanların ayak sesleri var. Fotoğrafta bunların hiçbiri yoktu.
Tam o sırada güvercinlerden büyük bir grup havalandı.
Kanatlarının sesi bir anlığına gökyüzünü doldurdu.
Fırrr...
Hane başını kaldırıp onları seyretti.
Sonra yerde bir şey gördü.
Küçük, yeşil bir zeytin yaprağıydı.
Eğilip aldı.
Yaprağın bir yüzü açık, diğer yüzü daha koyu renkteydi.
Hane onu avucunda çevirdi.
— Bunu saklayabilir miyim?
Babası yere düşmüş yaprağa baktı.
— Kaybetmezsen.
Hane yaprağı defterinin arasına koydu.
Biraz ileride yaşlı bir zeytin ağacı vardı.
Gövdesi kalın, eğri ve kıvrımlıydı. Dalları farklı yönlere uzanıyordu.
Hane ağacı uzun uzun inceledi.
— Neden dümdüz büyümemiş?
Yanlarında duran babası gülümsedi.
— Belki hayatı boyunca rüzgâr hep aynı yönden esmemiştir.
Hane'nin bu cevap hoşuna gitti.
Ağacın gövdesine baktı.
Düz değildi.
Kusursuz değildi.
Ama çok güzeldi.
Defterini çıkarıp zeytin ağacını çizmeye başladı.
İlk dal biraz fazla uzun oldu.
İkincisi eğri çıktı.
Gövdeyi de tam benzetemedi.
Silgisine uzandı.
Sonra vazgeçti.
— Böyle kalsın.
Annesi sordu:
— Beğenmedin mi?
— Beğendim. Ağacın kendisi de eğri zaten.
Biraz sonra meydana yakın bir yerde çocuk sesleri duyuldu.
Hane başını çevirdi.
Birkaç çocuk küçük bir bez topla oynuyordu.
Top bir çocuğun ayağından kaçtı.
Taşların üzerinde zıplayarak geldi.
Tak...
Tak...
Tak...
Hane'nin önünde durdu.
Hane topu aldı.
Çocuklardan biri ona doğru koştu.
Hane topu uzatmak yerine yere bıraktı ve ayağıyla hafifçe çocuğa gönderdi.
Tak!
Çocuk topu durdurdu.
Gülümsedi.
Sonra topu yeniden Hane'ye attı.
Hane şaşırdı.
— Ben de mi oynayayım?
Çocuk söylediklerini anlamamıştı.
Ama topu yeniden yuvarladı.
Bu kez Hane cevap beklemedi.
Topa vurdu.
Tak!
Çocuklardan biri kahkaha attı.
Tak!
Bir başkası topu yakaladı.
Tak!
Hane yeniden gönderdi.
Birkaç dakika içinde Hane de oyunun içindeydi.
Kimin hangi dili konuştuğunun önemi kalmamıştı.
Bazen bir çocuk işaret ediyor, diğeri anlıyordu.
Bazen kimse anlamıyordu ve hep birlikte gülüyorlardı.
Hane'nin babası uzaktan seslendi.
— Hane, devam etmemiz gerekiyor.
Hane topu son kez çocuklara gönderdi.
— Hoşça kalın!
Çocuklardan biri el salladı.
Diğerleri de ona katıldı.
Hane ailesinin yanına döndü.
Yüzü kıpkırmızı olmuştu.
— Anne!
— Efendim?
— Sanırım bir ipucu daha buldum.
Defterini açtı.
Yazdı:
Oyunların tercümana ihtiyacı yoktur.
Öğle vakti hava ısındı.
Bir ağacın gölgesinde oturup dinlendiler.
Annesi çantasından su şişelerini çıkardı.
Hane suyundan birkaç yudum içmişti ki az ileride küçük bir kızın boş şişesini salladığını gördü.
Kızın yanında annesi vardı.
Hane kendi şişesine baktı.
Sonra çantadaki yedek şişeye.
Annesine yaklaşıp sessizce sordu:
— Bunu verebilir miyiz?
Annesi başını salladı.
— Elbette.
Hane şişeyi küçük kıza götürdü.
Kız önce annesine baktı. Annesi izin verince suyu aldı.
Gülümsedi.
— Şukran.
Hane bu kelimeyi artık biliyordu.
— Rica ederim.
Yerine döndüğünde annesi ona sarılmadı, alkışlamadı, uzun bir öğüt de vermedi.
Sadece suyunu içmeye devam etti.
Bir süre sonra Hane merakla sordu:
— Bana bir şey söylemeyecek misin?
— Ne söylememi istiyorsun?
— Bilmem... “Aferin” gibi.
Annesi gülümsedi.
— Suyu neden verdin?
— Susamıştı.
— O zaman kızın su içebilmesi yeterli değil mi?
Hane biraz düşündü.
Sonra gülümsedi.
— Yeterli.
Defterine yeniden yazdı:
Bazı güzel şeyleri kimsenin alkışlaması gerekmez.
Akşamüstü olmuştu.
Güneş yavaş yavaş alçalıyor, Kudüs'ün taşları yeniden başka bir renge bürünüyordu.
Hane o gün çok yürümüş, çok şey görmüş, defterine birçok cümle yazmıştı.
Ama hâlâ ilk sorusunun cevabını bulamamıştı.
Bir şehrin kalbi nerede atardı?
Bir anda annesine döndü.
— Galiba yanlış arıyorum.
— Neyi?
— Kudüs'ün kalbini.
Babası da konuşmalarına kulak verdi.
— Nerede arıyordun?
Hane parmaklarıyla saymaya başladı.
— Taşlarda... binalarda... ağaçlarda... Mescid-i Aksa'da... Sokaklarda...
— Bulamadın mı?
— Hepsi önemli. Ama “işte burada” diyebileceğim tek bir yer bulamadım.
Annesi gülümsedi.
— Belki de tek bir yerde değildir.
Bu cümle Hane'nin aklına takıldı.
O gece yatmadan önce defterini açtı.
Gün boyunca yazdıklarını yeniden okudu.
Bazı selamların kelimesi yoktur.
Oyunların tercümana ihtiyacı yoktur.
Bazı güzel şeyleri kimsenin alkışlaması gerekmez.
Sayfaları çevirdi.
Zeytin ağacı çizimine geldi.
Defterin arasına koyduğu yaprak sayfanın üzerine düştü.
Hane yaprağı avucuna aldı.
Bir anda gözleri parladı.
Yatağından kalkıp annesine koştu.
— Buldum!
Annesi şaşırdı.
— Neyi buldun?
— Kudüs'ün kalbini!
Babası da yanlarına geldi.
— Nerede?
Hane bir an durdu.
Sonra avucunu kendi kalbinin üzerine koydu.
— Tek bir yerde değilmiş.
Annesi sessizce dinledi.
Hane heyecanla devam etti:
— Fırıncının gülümsemesinde vardı. Çocukların oyununda vardı. Suyu paylaşınca vardı. Zeytin ağacının altında vardı. Mescid-i Aksa'ya baktığımda hissettiğim şeyde de vardı.
Biraz düşünüp ekledi:
— Galiba bir şehrin kalbi, oradaki insanların güzel şeyleri paylaşabildiği her yerde atıyor.
Babası gülümsedi.
— Bence çok iyi bir cevap buldun.
Hane hemen odasına döndü.
İlk sayfayı açtı.
Günler önce yazdığı soru hâlâ oradaydı:
Bir şehrin kalbi nerede atar?
Altına tek bir cümle ekledi:
Bazen bir şehirde değil, o şehirde yaşadığın güzel anların içinde atar.
Ertesi gün dönüş vakti geldi.
Hane Kudüs'ten ayrılırken arkasına uzun uzun bakmadı.
Çünkü bazı yerlerin yalnızca uzakta kalınca özlendiğini sanıyordu artık.
Kudüs ise onunla geliyordu.
Defterindeki çizimlerde...
Hatırladığı seslerde...
Çocukların kahkahasında...
Avucunda tuttuğu zeytin yaprağında...
Ve kalbinin bir köşesinde.
Eve döndüklerinde Hane odasına koştu.
Defterindeki zeytin yaprağını dikkatlice çıkardı.
Penceresinin önündeki masaya oturup beyaz bir kâğıda Kudüs'ü çizmeye başladı.
Önce taş bir sokak çizdi.
Sonra güvercinler...
Bir zeytin ağacı...
Top oynayan çocuklar...
Bir parça gökyüzü...
Sonra durdu.
Kâğıdın ortasında boş bir yer kalmıştı.
Annesi içeri girip resme baktı.
— Orayı neden boş bıraktın?
Hane boya kalemini masaya bıraktı.
— Çünkü hepsini çizersem yeni bir şey hatırladığımda koyacak yer kalmaz.
Annesi gülümsedi.
Hane resmi duvarına astı.
Aradan günler geçti.
Bazen ders çalışırken gözleri o boşluğa takılıyordu.
Bir gün fırıncının gülümsemesini hatırlayıp küçük bir ekmek çiziyordu.
Başka bir gün çocukların oyununu düşünüp mavi bir top ekliyordu.
Bir akşam rüzgâr pencereyi hafifçe titretti.
Hane defterini açtı.
İçindeki zeytin yaprağı kurumuştu ama hâlâ şeklini koruyordu.
Parmağını yaprağın üzerinde gezdirdi.
Sanki uzaklardan yeniden o sesleri duydu:
Taşlarda yürüyen adımlar...
Güvercinlerin kanatları...
Çocukların gülüşleri...
Zeytin yapraklarının hışırtısı...
Hane pencereye yaklaştı.
Gökyüzünde ince bir ay vardı.
Usulca gülümsedi.
— Seni unutmadım Kudüs.
O gece uykuya dalarken artık bir şehrin kalbinin nerede olduğunu merak etmiyordu.
Çünkü cevabını bulmuştu.
Bazı şehirlerin kalbi haritada gösterilemezmiş.
Onu bulmak için biraz yürümek, biraz dinlemek, biraz paylaşmak ve en çok da dikkatle bakmak gerekirmiş.
Kudüs de Hane'nin kalbinde artık yalnızca gidilmiş bir şehir değildi.
Dinlediği bir ses, paylaştığı bir iyilik ve yıllarca anlatacağı güzel bir hatıraydı.
Hane gözlerini kapatırken, defterinin arasındaki kuru zeytin yaprağı gece boyunca sessizce durdu.
Ama Hane'nin rüyasında yaprak yeniden yemyeşildi.
Rüzgâr onu Kudüs'ün taş sokaklarının üzerinde usulca uçuruyor, Hane de ardından gülerek koşuyordu.
Ve yolculuk, rüyaların gidebildiği yerde hâlâ devam ediyordu.
Hanenin Kudüs Yolculuğu Masalı da Hane'nin kalbinde hiç kapanmayan o küçük yolun ışığıyla sona erdi.
