Gümüş Kanatlı Perinin Sırrı

Gümüş Kanatlı Perinin Sırrı Masalı Oku

Eski zamanlarda, yıldızların geceleri yalnızca gökyüzünde değil, berrak göllerin dibinde de parladığı günlerde, dağların ardında saklı küçük bir köy vardı. Bu köyün adı Ayderesi idi.

Ayderesi’nde evlerin çatıları kırmızı kiremitli, sokakları dar, geceleri ise öylesine sessizdi ki uzak tepelerden esen rüzgârın ağaç dallarına anlattığı sırlar bile duyulurdu.

Köyün değirmene yakın son evinde, Defne adında dokuz yaşında bir kız yaşardı.

Defne’nin en sevdiği yer odasının penceresiydi. Her gece yatağına girmeden önce pencereyi açar, dirseklerini pervaza dayar ve yıldızları sayardı.

Fakat o yıl gökyüzünde garip şeyler olmaya başlamıştı.

Önce yıldızlardan biri kayboldu.

Sonra bir başkası.

Ardından geceleri köyün üzerinde dolaşan yağmur bulutları yağmur yağdırmayı unuttu.

Bulutlar geliyor, damların üzerinde saatlerce bekliyor, sonra tek damla bırakmadan uzaklaşıyordu.

Köylüler bunun kuraklığın habercisi olduğunu düşündüler.

Defne’nin büyükannesi ise başka bir şey söyledi:

— Yağmur yolunu unutmuşsa gökyüzünde birileri fenerleri söndürmüş demektir.

Defne güldü.

— Gökyüzünün feneri mi olur büyükanne?

Büyükannesi örgüsünü bırakıp pencereye baktı.

— Olur. İnsanların bilmediği pek çok şey olur.

Defne bunu o gece pek önemsemedi.

Ama üç gece sonra büyükannesinin ne demek istediğini anlayacaktı.

Gece yarısına doğru odasının tavanında gümüş renkli küçük bir ışık dolaşmaya başladı.

Defne gözlerini açtı.

Işık önce duvara, sonra kitaplığın üzerine, ardından pencereye kondu.

Çın…

İncecik bir ses duyuldu.

Defne yatağından doğruldu.

— Kim var orada?

Pencereden cevap gelmedi.

Defne yorganını üzerinden atıp yaklaştığında camın dışında, yağmur bulutlarının arasında uçan küçücük birini gördü.

Kanatlıydı.

Üstelik kanatları sıradan kelebek kanatlarına hiç benzemiyordu.

İki kanadı da ay ışığından dövülmüş gibi gümüş rengindeydi. Her kanat çırpışında etrafa küçücük yıldız tozları saçılıyordu.

Defne pencereyi açtı.

Küçük peri hızla içeri girdi ve masanın üzerine kondu.

Nefes nefeseydi.

Elbisesinin eteği yırtılmış, saçındaki mavi kurdele çözülmüştü.

Defne şaşkınlıkla:

— Sen bir peri misin?

Peri ellerini dizlerine koyup soluklandı.

— Şimdilik evet.

Defne kaşlarını kaldırdı.

— Şimdilik ne demek?

Peri kanatlarından birini gösterdi.

Gümüş kanadın ucundaki parlaklık yavaş yavaş kararıyordu.

— Eğer sabaha kadar Peri Krallığı’na dönemezsem kanatlarım ışığını kaybedecek.

— Neden?

Peri önce pencereye baktı.

Sonra sesini alçalttı.

— Çünkü sırrımız çalındı.

Defne yatağının kenarına oturdu.

Masalların hiçbirinde bir perinin sırrının çalındığını duymamıştı.

— Adın ne?

— Alya.

— Peki kim çaldı bu sırrı?

Alya’nın yüzü ciddileşti.

— Gölge Büyücüsü Ravan.

O anda uzaktan derin bir gök gürültüsü duyuldu.

Pencerenin önünden kocaman siyah bir yağmur bulutu geçti.

Alya hemen kandilin arkasına saklandı.

Defne gülmemek için kendini zor tuttu.

— Büyücüden gerçekten korkuyorsun.

Alya başını çıkardı.

— Sen de üç yüz yaşındaki bir büyücünün seni kavanoza koymaya çalıştığını görseydin korkardın.

Defne’nin gözleri büyüdü.

— Seni kavanoza mı koydu?

— Üç kere.

— Nasıl kaçtın?

Alya biraz gururlanarak kanatlarını açtı.

— Ben oldukça iyi kaçarım.

Tam bunu söylerken masanın üzerindeki kalemliğe çarptı.

Kalemler yere saçıldı.

Defne gülmeye başladı.

Alya homurdandı.

— Bugün kötü bir gün geçiriyorum.

Defne eğilip kalemleri topladı.

— Peri Krallığı nerede?

Alya pencerenin dışındaki en koyu yağmur bulutunu gösterdi.

— Onun arkasında.

— Bulutun arkasında mı?

— İnsan gözüyle bakınca yalnızca bulut görürsün. Peri gözüyle bakınca kapıyı görürsün.

— Benim peri gözüm yok.

Alya gülümsedi.

— Onu hallederiz.

Kanadından minicik bir gümüş tüy kopardı ve Defne’nin avucuna bıraktı.

Tüy dokunduğu anda ışığa dönüştü.

Defne gözlerini kapattı.

Yeniden açtığında dışarıdaki gökyüzü bambaşkaydı.

Kara yağmur bulutunun ortasında devasa, yuvarlak bir kapı görünüyordu.

Kapının çevresinde yıldızlardan yapılmış halkalar dönüyordu.

Defne nefesini tuttu.

— Gerçekmiş.

Alya ellerini beline koydu.

— Bunu başından beri söylüyorum.

— Oraya nasıl gideceğiz?

Alya pencerenin kenarına çıktı ve parmaklarını şıklattı.

Hiçbir şey olmadı.

Bir kez daha şıklattı.

Yine olmadı.

Defne bekledi.

Alya üçüncü kez denedi.

Pencerenin önünde küçücük bir bulut belirdi.

Bulut öyle küçüktü ki üzerine ancak bir kedi oturabilirdi.

Defne ona baktı.

Alya buluta baktı.

— Biraz küçük oldu.

— Biraz mı?

Alya yeniden parmaklarını şıklattı.

Bulut kabardı.

Önce sandalye kadar, sonra yatak kadar büyüdü.

Defne üzerine oturdu.

— Şimdi oldu.

Alya havalandı.

Bulut da onun peşinden pencerenin dışına çıktı.

Evlerin üzerinden yükseldiler.

Ayderesi küçüldü.

Değirmenin çarkı aşağıda oyuncak gibi görünüyordu.

Dağların tepesine ulaştıklarında yağmur bulutları önlerinde kocaman duvarlar gibi yükseldi.

Alya önden uçtu.

— Gözlerini kapatma!

— Neden?

— İlk geçişini hatırlaman gerekir.

Bulut kara sisin içine girdi.

Defne’nin etrafındaki her şey birkaç saniyeliğine karardı.

Sonra önlerinde ışıl ışıl bir ülke açıldı.

Defne gördüklerine inanamadı.

Gökyüzünün ortasında kurulmuş kocaman bir Peri Krallığı vardı.

Ay ışığından yapılmış köprüler bulut adalarını birbirine bağlıyor, kubbeli sarayların tepelerinde yıldız biçiminde lambalar yanıyordu.

Gökyüzündeki mavi nehirlerden yağmur damlaları akıyor, minik periler damlaları gümüş kovalarla bulutlara taşıyordu.

Bir tepenin üzerinde yüzlerce küçük yıldız ağacı bulunuyordu.

Dallarında yeni doğmuş yıldızlar sallanıyordu.

Fakat krallığın ortasında tuhaf bir karanlık vardı.

Sarayın en yüksek kulesi kapkaraydı.

Çevresindeki yıldızlar sönmüş, bulutlar griye dönmüştü.

Defne:

— Orada ne var?

Alya cevap verdi:

— Hayal Odası.

— Hayal Odası ne işe yarıyor?

Alya ona şaşkınlıkla baktı.

— İnsanların geceleri gördüğü güzel rüyaların nereden geldiğini sanıyorsun?

Defne bunu hiç düşünmemişti.

Alya anlatmaya devam etti.

— Dünyadaki çocukların kurduğu hayaller önce Hayal Odası’na gelir. Orada yıldız ışığıyla karışır, sonra geceleri rüyalara dönüşür.

Defne kararmış kuleye baktı.

— Şimdi çalışmıyor mu?

— Üç gecedir kapalı.

— Büyücü yüzünden mi?

Alya başını salladı.

— Ravan, Hayal Odası’nın anahtarını çaldı. Ama asıl istediği anahtar değil.

Defne:

— Ne istiyor?

Alya birkaç saniye sustu.

— Gümüş Kanatlı Perinin Sırrı’nı.

Defne sonunda masalın asıl gizemine yaklaştığını hissetti.

— Peki o sır ne?

Alya yüzünü çevirdi.

— Bilmiyorum.

Defne olduğu yerde durdu.

— Sen gümüş kanatlı perisin. Kendi sırrını bilmiyor musun?

— Bilseydim sır olmazdı.

Defne cevap vermedi.

Alya kıkırdadı.

— Şaka yapıyorum. Gerçekten bilmiyorum. Krallığımızda gümüş kanatlı bir peri doğduğunda sırrı Hayal Odası’nda saklanır. Peri ancak zamanı geldiğinde onu öğrenebilir.

Sarayın avlusuna indiler.

Onları Peri Kraliçesi Melira karşıladı.

Kraliçenin üzerinde lacivert, uzun bir elbise vardı. Tacının ortasındaki büyük yıldız taşı sönmek üzereydi.

Alya eğildi.

— Kraliçem, Defne’yi getirdim.

Kraliçe şaşırdı.

— Bir insan çocuğu mu?

Alya:

— Ravan’ın büyüsü peri sihrini tanıyor. Ama insan hayallerini tanımıyor. Hayal Odası’na ulaşmamızın tek yolu bu olabilir.

Kraliçe Defne’ye baktı.

— Korkuyor musun?

Defne düşündü.

— Biraz.

Kraliçe gülümsedi.

— Güzel. Hiç korkmayanların cesaretli olup olmadığını anlayamayız.

Tam o sırada sarayın bütün ışıkları söndü.

Gökyüzünde uzun bir kahkaha yankılandı.

— Küçük misafirinizi de getirmişsiniz!

Kara bulutlar sarayın üzerinde dönmeye başladı.

Bulutların içinden uzun siyah pelerinli bir büyücü çıktı.

Ravan.

Asasının ucunda mor bir yıldız taşı vardı.

Büyücü havada ağır ağır ilerledi.

— Alya, sonunda sırrını öğrenmeye geldin demek.

Alya değneğini kaldırdı.

— Anahtarı geri ver.

Ravan güldü.

— Anahtarı mı istiyorsun?

Pelerininin cebinden küçük, altın renkli bir anahtar çıkardı.

Sonra parmaklarının arasında çevirdi.

— Gel ve al.

Alya üzerine doğru uçtu.

Fakat Ravan asasını kaldırınca aralarında koyu renkli bir sis duvarı yükseldi.

Alya sisin içine girer girmez kanatları ağırlaştı.

Defne:

— Alya!

Peri aşağı düşmeye başladı.

Defne koşup onu avuçlarının arasına aldı.

Alya’nın kanatlarının biri tamamen kararmıştı.

Ravan:

— Gün doğarken diğer kanadın da sönecek. Sonra artık gümüş kanatlı bir peri olmayacaksın.

Defne öfkeyle:

— Neden onun kanatlarını istiyorsun?

Büyücü bir an sustu.

Sonra Hayal Odası’nın karanlık kulesine baktı.

— Çünkü gümüş kanatların sakladığı sır, unutulmuş bütün hayalleri uyandırabilir.

Defne kaşlarını çattı.

— Bunda kötü olan ne?

Ravan'ın bakışları değişti.

— Kötü mü? Ben kötü bir şey istemiyorum.

Alya fısıldadı:

— Ona inanma.

Ama Defne büyücünün yüzüne bakmayı sürdürdü.

Ravan:

— Yıllardır insanların unuttuğu hayalleri topluyorum.

Pelerinini açtı.

İçinden yüzlerce küçük ışık yükseldi.

Bir çocuğun yarım bıraktığı resim…

Bir başka çocuğun yıllardır çalmadığı flüt…

Bir zamanlar yıldızları incelemek isteyen ama sonra vazgeçen küçük bir kızın hayali…

Gökyüzünde ışık parçaları gibi dolaşıyorlardı.

Ravan:

— İnsanlar bunları unutuyor. Ben ise saklıyorum.

Defne:

— O zaman Hayal Odası’nı neden kapattın?

Büyücü sertçe cevap verdi:

— Çünkü yeni hayaller gelmeye devam ettikçe eskileri unutuyorlar!

Defne sustu.

Ravan gerçekten öfkeliydi ama öfkesinin altında başka bir şey vardı.

Kırgınlık.

Büyücü anahtarı kaldırdı.

— Gümüş Kanatlı Perinin Sırrı’nı bulduğumda bütün unutulmuş hayalleri geri getireceğim. Hiç kimsenin hiçbir hayali kaybolmayacak.

Alya:

— Bunun bedelini biliyorsun!

Defne ona döndü.

— Ne bedeli?

Alya güçlükle doğruldu.

— Bütün eski hayaller aynı anda uyandırılırsa yeni hayallere yer kalmaz. İnsanlar yalnızca geçmişte istediklerini düşünecek. Yeni hiçbir şey hayal edemeyecekler.

Defne gerçeği anladı.

Ravan unutulan şeyleri kurtarmaya çalışırken insanların yeni şeyler düşleyebilmesini yok edecekti.

Ravan asasını kaldırdı.

— Yeter!

Mor ışık bütün sarayı kapladı.

Defne ile Alya kendilerini Hayal Odası’nın önünde buldular.

Altın anahtar kapının kilidine girdi.

Kapı ağır ağır açıldı.

İçerisi karanlıktı.

Defne içeri adım attığında odanın büyüklüğünü anlayamadı.

Duvarlar görünmüyordu.

Tavanın yerinde yıldızsız bir gece vardı.

Havada yüzlerce kapı süzülüyordu.

Küçük kapılar.

Büyük kapılar.

Yuvarlak kapılar.

Üzerinde ay resmi bulunanlar…

Buluttan yapılmış olanlar…

Bir kapının ardından çocuk kahkahaları geliyor, diğerinden deniz sesi duyuluyordu.

Odanın tam ortasında ise gümüş renkli bir sandık duruyordu.

Ravan’ın gözleri parladı.

— Sonunda.

Sandığa doğru yürüdü.

Üzerinde şu sözler yazıyordu:

Gümüş kanadın sırrını arayan, kendine ait olmayan hiçbir şeyi yanında getirmesin.

Ravan umursamadı.

Kapağı kaldırmaya çalıştı.

Sandık açılmadı.

Asasını kullandı.

Yine açılmadı.

Öfkeyle bağırdı:

— Açıl!

Sandık yerinden bile kıpırdamadı.

Defne yazıyı tekrar okudu.

Sonra Ravan’ın pelerininden çıkan unutulmuş hayallere baktı.

— Bunlar senin değil.

Ravan ona döndü.

— Ne?

— Taşıdığın hayaller. Hiçbiri sana ait değil. Sandık bu yüzden açılmıyor.

Ravan sustu.

Alya Defne’nin yanına geldi.

— Haklı olabilir.

Ravan pelerinindeki ışıkları yere bıraktı.

Sandığı yeniden denedi.

Açılmadı.

Defne:

— Başka bir şey daha taşıyorsun.

— Ne taşıyorum?

— Bilmiyorum.

Defne ona baktı.

— Belki sen biliyorsundur.

Büyücü öfkeyle asasını yere attı.

— Ben hiçbir şey taşımıyorum!

O anda Hayal Odası’nın en küçük kapısı kendiliğinden açıldı.

Kapının arkasından bir görüntü çıktı.

Küçük bir çocuk, eski bir evin çatısında oturmuş gökyüzüne bakıyordu.

Defne çocuğun yüzüne dikkatle baktı.

Ravan’dı.

Ama çocuktu.

Küçük Ravan’ın elinde tahtadan yapılmış minicik bir yıldız vardı.

Yanındaki kadına:

— Bir gün yıldızları koruyan biri olacağım.

diyordu.

Ravan’ın yüzündeki öfke kayboldu.

— Kapat onu.

Kapı kapanmadı.

Küçük Ravan konuşmaya devam etti:

— Hiçbir yıldızın kaybolmasına izin vermeyeceğim.

Defne yavaşça:

— Sen kendi hayalini unutmuşsun.

Büyücü cevap vermedi.

— Başkalarının unutmasına bu yüzden bu kadar kızıyorsun.

Ravan yıllardır ilk kez asasını elinden bıraktı.

Hayal Odası sessizleşti.

Büyücü fısıldadı:

— Ben yıldızları korumak istemiştim.

Defne:

— Hâlâ yapabilirsin. Ama insanların hayallerini ellerinden alarak değil.

Ravan başını eğdi.

Tam o sırada gümüş sandığın kilidinden küçücük bir ses geldi.

Klik.

Kapak açıldı.

Herkes sandığın içine baktı.

Ama içinde mücevher yoktu.

Sihirli değnek yoktu.

Altın yoktu.

Yalnızca küçücük, yuvarlak bir ayna vardı.

Alya şaşkınlıkla:

— Sır bu mu?

Aynayı eline aldı.

İlk başta yalnızca kendi yüzünü gördü.

Sonra aynanın üzerinde gümüş harfler belirdi:

Gümüş kanatların ışığı sahibinden doğmaz.

Alya devamını bekledi.

Yeni bir cümle belirdi:

Bir başkasının unuttuğu ışığı ona geri verdiğinde parlar.

Defne anladı.

Alya ise uzun süre aynaya baktı.

— Benim kanatlarımın sırrı…

Defne gülümsedi.

— Başkalarının hayallerini gerçekleştirmek değil. Onlara kendi hayallerini hatırlatmak.

Alya’nın kararmış kanadı hafifçe parladı.

Ravan'ın etrafında duran unutulmuş hayaller birer birer yükselmeye başladı.

Alya gümüş kanatlarını açtı.

Kanatlarından çıkan ışık ilk hayale dokundu.

Işık küçük bir kuşa dönüştü ve Hayal Odası’nın penceresinden dışarı uçtu.

Sonra bir başkası…

Bir başkası…

Yüzlerce unutulmuş hayal gökyüzüne dağıldı.

Biri uzak bir köyde yıllardır resim yapmayan çocuğun penceresine kondu.

Biri yarım bırakılmış bir tahta geminin yanına indi.

Biri büyüdüğünde yıldızları incelemek isteyen küçük bir kızın rüyasına girdi.

Her hayal sahibine ulaştığında Alya’nın kanatlarında yeni bir gümüş çizgi parlıyordu.

Sonuncu ışık ise odadan çıkmadı.

Ravan’ın önünde durdu.

Büyücünün çocukken yaptığı tahta yıldızdı.

Ravan avucunu açtı.

Yıldız eline kondu.

Alya’nın iki kanadı birden ışıkla doldu.

Öylesine parlak oldular ki Hayal Odası’nın karanlık tavanında binlerce yıldız belirdi.

Dışarıdaki yağmur bulutları hareket etmeye başladı.

Sarayın üzerindeki gri örtü dağıldı.

Yıldız ağaçlarının dalları yeniden parladı.

Sonra ilk yağmur damlası düştü.

Ardından ikincisi.

Bu kez yağmur doğru yöne yağıyordu.

Krallığın üzerinden aşağıya, insanların dünyasına doğru…

Defne pencereye koştu.

Bulutların arasından Ayderesi’ni görebiliyordu.

Toprak yağmurla buluşmuştu.

Ağaçların yaprakları parlıyor, evlerin oluklarından sular akıyordu.

Alya yanına geldi.

Defne onun kanatlarına baktı.

— Şimdi sırrını biliyorsun.

Alya gülümsedi.

— Biliyorum.

Ravan sessizce yanlarında duruyordu.

Defne ona baktı.

— Sen ne yapacaksın?

Büyücü avucundaki tahta yıldızı çevirdi.

— Sanırım yıldızları korumayı yeniden öğrenmem gerekiyor.

Alya:

— Peri Krallığı’nın yıldız bahçesinde yardımcıya ihtiyacımız var.

Ravan şaşkınlıkla ona baktı.

— Bana mı söylüyorsun?

— Kavanoza koymaya çalışmadığın sürece.

Ravan ilk kez güldü.

— Söz veremem.

Alya kaşlarını kaldırdı.

Büyücü hemen düzeltti:

— Şaka yaptım. Söz veriyorum.

Sabaha doğru Defne’nin eve dönme vakti geldi.

Kraliçe Melira onu sarayın kapısına kadar uğurladı.

— Peri Krallığı sana teşekkür borçlu.

Defne:

— Bana madalya vermeyeceksiniz, değil mi?

Kraliçe şaşırdı.

— İstersen verebiliriz.

Defne başını salladı.

— İstemem.

Alya gülmeye başladı.

— Ben sana daha güzel bir şey vereceğim.

Kanadından minicik bir gümüş tüy kopardı.

Tüy Defne’nin avucuna düştüğünde küçük bir yıldız biçimine dönüştü.

— Bu ne yapıyor?

Alya:

— Hiçbir dileği gerçekleştirmiyor.

Defne dudaklarını büktü.

— Pek güçlü bir hediye değilmiş.

— Önce dinle. Bir gün gerçekten sevdiğin bir hayalinden vazgeçmek üzere olursan bu yıldız parlayacak.

Defne yıldızı dikkatlice cebine koydu.

— Sonra hayalim gerçekleşecek mi?

Alya başını iki yana salladı.

— Hayır. Onun için yine sen uğraşacaksın.

Defne güldü.

— Peri sihri düşündüğümden daha zahmetliymiş.

— En iyi sihirler biraz öyledir.

Alya onu yağmur bulutunun üzerine bindirdi.

Ayderesi’ne döndüklerinde güneş doğmak üzereydi.

Defne pencereden odasına girdi.

Yatağının yanında büyükannesi oturuyordu.

Defne olduğu yerde kaldı.

— Büyükanne!

Büyükannesi gülümsedi.

— Güzel bir gece miydi?

Defne şaşkınlıkla:

— Sen biliyor muydun?

Büyükannesi cevap vermek yerine çekmecesini açtı.

İçinden eski, gümüş renkli küçücük bir yıldız çıkardı.

Defne cebindeki yıldızı çıkardı.

İkisi birbirinin aynısıydı.

Defne’nin ağzı açık kaldı.

— Sen de mi Peri Krallığı’na gittin?

Büyükannesi göz kırptı.

— Sana anlatmadığım birkaç masal kaldığını söylemiştim.

Defne hemen pencereye koştu.

Alya hâlâ dışarıdaydı.

Gümüş kanatlı peri, büyükannesini görünce uzaktan başını eğerek selam verdi.

Defne ikisine birden baktı.

— Siz birbirinizi tanıyorsunuz!

Büyükannesi güldü.

Alya gökyüzüne yükselmeye başladı.

— Hoşça kal, Defne!

Defne pencereden seslendi:

— Yine gelecek misin?

Alya yağmur bulutlarının arasında döndü.

— Birileri hayallerini unutmaya devam ettiği sürece işimiz hiç bitmez!

Sonra gümüş bir parıltıya dönüşerek yıldızların arasına karıştı.

Aradan yıllar geçti.

Ayderesi’nde çocuklar hâlâ yağmurdan hemen önce gökyüzünde gümüş kanatlı bir perinin uçtuğunu anlatırlar.

Bazıları bunun yalnızca yıldız ışığı olduğunu söyler.

Bazıları yağmur damlalarının göz yanılttığına inanır.

Ama çocuklar daha güzel bir açıklamayı sever.

Onlara göre Alya, geceleri gökyüzünden dünyaya bakar.

Bir çocuk resim yapmayı bırakmak üzereyse…

Bir başkası artık şarkı söylemek istemiyorsa…

Birisi “Ben bunu yapamam,” diyerek çok sevdiği bir hayalden vazgeçiyorsa…

Gümüş kanatlarından minicik bir ışık kopar.

O ışık sessizce çocuğun penceresine kadar gider.

Dilek gerçekleştirmez.

Mucize yaratmaz.

Yalnızca unutulan hayali yeniden hatırlatır.

Çünkü Gümüş Kanatlı Perinin Sırrı, yıllarca kimsenin tahmin ettiği gibi büyük bir büyü, saklı bir hazine ya da sihirli bir değnek değildi.

Onun gerçek sırrı, bir başkasının içindeki ışığı görebilmekti.

Alya bunu öğrendiği geceden sonra kanatları hiç kararmadı.

Hayal Odası’nın kapısı yeniden açıldı.

Yağmur bulutları yıldızların izinden yürümeye devam etti.

Ravan ise Peri Krallığı’nın yıldız bahçesinde yetişen en küçük yıldızları korumaya başladı.

Söylentiye göre bahçenin en parlak yıldızına hâlâ çocukken verdiği adı taşıyordu:

Umut.

Defne ise ne zaman vazgeçmek üzere olsa cebindeki küçük gümüş yıldızı avucuna alırdı.

Yıldız bazen parlamazdı bile.

Artık buna ihtiyacı yoktu.

Çünkü gümüş kanatlı perinin sırrını o da öğrenmişti:

İnsan bazen hayalini kaybetmez.

Yalnızca onu nerede bıraktığını unutur.

Gökten üç elma düştü.

Biri hayal kurmaktan vazgeçmeyen çocukların, biri başkasının ışığını söndürmeyenlerin, biri de gökyüzünde gümüş bir kanat gördüğünde masalların hâlâ bir yerlerde yaşadığına inananların başına…