Adil Padişah Masalı

Adil Padişah Masalı Oku

Bir varmış, bir yokmuş. Uzak denizlerin kıyısında büyük bir ülke varmış. Bu ülkede çalışkan insanlar yaşarmış. Ancak herkesin geçimi kolay değilmiş. Bazı köylerde su sıkıntısı yaşanıyor, eski köprüler yıkılıyor, çocukların okulları onarılmayı bekliyormuş.

Ülkenin padişahı iyi kalpli ve adaletli biriymiş. Halkının sorunlarını dinler, herkese eşit davranmaya özen gösterirmiş. En sevdiği şeylerden biri de gemiyle uzak denizlere açılmakmış.

Bir gün saraya yaşlı bir kâşif gelmiş. Elinde eski bir harita varmış.

— Yüce padişahım, Büyük Okyanus'un ortasında gizemli bir ada var. Bu adada sandıklar dolusu altın saklı olduğunu öğrendim, demiş.

Padişah çok meraklanmış. Bulacakları altınlarla ülkesindeki yoksul insanlara yardım edebileceğini düşünmüş.

— Öyleyse hazırlıklara başlayalım! Bu hazineyi bulursak halkımız için güzel işler yapabiliriz, demiş.

Ertesi sabah gemiler hazırlanmış. Padişah, kâşif, askerler ve denizciler hep birlikte yola çıkmışlar.

Az gitmişler, uz gitmişler. Günlerce masmavi denizlerde yol almışlar. Sonunda yemyeşil ağaçlarla kaplı, ortasında yüksek bir dağ bulunan adaya ulaşmışlar.

Gemilerini kıyıya bağlayıp adanın içlerine doğru yürümüşler. Bir süre sonra geniş bir vadiye varmışlar. Vadinin sonunda, büyük kayaların arasına gizlenmiş demir bir kapı duruyormuş.

Kapı öylesine büyükmüş ki herkes başını kaldırıp tepesine bakmış. Üzerinde ne bir anahtar deliği ne de bir yazı varmış. Yalnızca ortasında kalın bir demir kol bulunuyormuş.

— Acaba bu kapıyı nasıl açacağız? diye sormuş padişah.

Kâşif haritasını açıp dikkatle incelemiş.

— Burada bir işaret var, padişahım. Önce kolu iki kez sağa, ardından iki kez sola çevirmemiz gerekiyor.

Kâşif söylenenleri yapmış.

Önce derinden bir tıkırtı duyulmuş. Ardından demir kapı büyük bir gürültüyle açılmaya başlamış.

Güüümm!

Herkes heyecanla kapının ardına bakmış. İçeride, kayaların arasından uzanan dar bir geçit varmış. Kâşif fenerini yakmış ve önden yürümüş.

Geçidin sonunda onları bambaşka bir kapı bekliyormuş.

Bu kez karşılarında gümüşten yapılmış, üzeri ince işlemelerle süslenmiş bir kapı duruyormuş. Kapının tam ortasında kanatlarını açmış bir kartal resmi varmış. Kartalın gözleri iki kırmızı taşla süslenmiş.

— Demir kapıyı açtık ama bu kapı çok daha farklı görünüyor! demiş denizcilerden biri.

Kâşif kartalın gözlerini incelemiş. Kırmızı taşların hafifçe parladığını fark etmiş.

— Sanırım ikinci kapının sırrı bu taşlarda saklı, demiş.

Önce kartalın sağ gözüne, sonra sol gözüne dokunmuş. Ardından aynı hareketi bir kez daha tekrarlamış.

Birden kartalın gözleri ışıldamış. Gümüş kapının içinden ince bir çan sesi yükselmiş ve kapı yavaşça iki yana açılmış.

Herkes sevinçle içeri girmiş.

Gümüş kapının ardında taş basamaklarla aşağıya inen bir yol varmış. Basamakların sonunda altın renkli bir ışık parlıyormuş.

Padişah merakla ilerlemiş. Işığın geldiği yere ulaştıklarında karşılarına üçüncü bir kapı çıkmış.

Bu kapı diğer ikisinden çok daha gösterişliymiş. Baştan aşağı altınla kaplıymış. Tam ortasında ise altından yapılmış bir inek heykeli bulunuyormuş.

Kâşif şaşkınlıkla durmuş.

— Eyvah! Bu kapı haritamda yok. Nasıl açıldığını bilmiyorum!

Herkes altın kapıyı incelemeye başlamış. Ne bir anahtar deliği bulabilmişler ne de çevrilecek bir kol.

Tam o sırada genç bir denizci ineğin heykeline dikkatle bakmış. Aklına çocukken köylerinde yaşadığı bir olay gelmiş.

— Ben küçükken annemin ineğimizi sağmasını izlerdim. Belki bu heykelin sırrı da bununla ilgilidir, demiş.

Kâşif hemen heykelin yanına eğilmiş. İneğin memelerine benzeyen küçük parçaların hareket edebildiğini fark etmiş.

— Haklı olabilirsin! Haydi, bunu deneyelim.

Küçük parçaları dikkatlice aşağı çekmiş.

Çııın!

Kapının içinden tatlı bir çan sesi yükselmiş. Ardından altın kapı ağır ağır açılmış.

— Başardık! Üç kapıyı da açtık! diye sevinmiş denizciler.

Padişah gülümsemiş.

— Bakalım bunca zamandır kapıların ardında saklanan hazine nasıl bir şeymiş?

Hep birlikte içeri adım atmışlar.

Karşılarında gördükleri manzara öylesine büyüleyiciymiş ki bir süre kimse konuşamamış.

Büyük salonun ortasında altından yapılmış dev bir kuş duruyormuş. Çevresinde altın dolu sandıklar, değerli taşlar ve insan heykelleri varmış.

— Ne kadar güzel bir kuş! Peki, bu heykeller kim? diye sormuş padişah.

Kâşif anlatmaya başlamış.

— Çok eski zamanlarda burada becerikli mucitler yaşarmış. Altından uçabilen bir kuş yapmışlar. Bu kuşla uzak ülkelere gidip değerli eşyalar toplarlarmış.

Padişah şaşırmış.

— Altından bir kuş gerçekten uçabiliyor muymuş?

— Efsaneye göre uçabiliyormuş. Fakat ada halkı zamanla daha fazla altın istemeye başlamış. Dağın içindeki altınları bulmak için derin tüneller kazmışlar.

Kâşif, salonun duvarındaki dağ resmini göstermiş.

— Meğer o dağ eski bir yanardağmış. Bir gün büyük bir gürültüyle patlamış. İnsanlar kaçmak yerine altınlarını kurtarmaya çalışmış. Efsaneye göre o gün hepsi taşa dönüşmüş.

Padişah üzülerek heykellere bakmış.

— Peki, bütün bu hazineyi şimdi kim koruyor?

Kâşif başını kaldırıp salonun tavanını göstermiş.

Yukarıda kocaman pitonlar kıvrılmış hâlde duruyormuş!

— Bu yılanlar hazinenin bekçileri, demiş kâşif. — Buradan herkes yalnızca bir sandık altın alabilir. Daha fazlasını alan olursa pitonlar geçmesine izin vermez.

Padişah askerlerine dönmüş.

— Herkes bir sandık alsın. Ben de sizden fazla almayacağım. Başka hiçbir şeye dokunmayın!

Askerler birer sandık altın almışlar. Hep birlikte çıkışa doğru yürümeye başlamışlar.

Tam kapıdan geçecekleri sırada yukarıdan bir ses duyulmuş.

Şşşşş!

Pitonlardan biri aşağı inmeye başlamış. Ardından diğer yılanlar da hareketlenmiş.

Askerler korkuyla durmuş.

— Padişahım, yılanlar geliyor!

Padişah hemen çevresine bakmış.

— Kimse korkup kaçmasın! Aramızdan biri fazladan bir şey aldıysa hemen yerine bıraksın!

Askerlerden biri utançla başını eğmiş.

— Padişahım, yerde küçük bir yüzük buldum. Çok beğendiğim için parmağıma taktım.

Padişah sakince konuşmuş.

— Yüzük küçük olabilir ama kural hepimiz için aynı. Onu bulduğun yere bırakmalısın.

Asker yüzüğü çıkarıp yerine koymuş.

Birden pitonlar durmuş. Sonra yavaşça yukarı çıkıp eski yerlerine dönmüşler.

Herkes rahat bir nefes almış.

Genç asker padişahın yanına gelmiş.

— Özür dilerim, padişahım. Bir daha böyle bir hata yapmayacağım.

— Yanlışını kabul edip düzelttin. Bundan sonra daha dikkatli olmanı istiyorum, demiş padişah.

Hep birlikte altın kapıdan çıkmışlar. Ardından gümüş kapıyı ve en sonunda demir kapıyı geçerek yeniden vadiye ulaşmışlar.

Gemilerine binip ülkelerine doğru yola çıkmışlar.

Günler sonra saraya dönmüşler. Halk, padişahı büyük bir sevinçle karşılamış.

Padişah getirdikleri altınları yalnızca saray için kullanmamış. Önce halkının nelere ihtiyacı olduğunu araştırmış.

Köylerdeki su kanalları onarılmış, eski köprüler yeniden yapılmış. Çocukların okullarına kitaplar gönderilmiş. Yoksul ailelere yardım edilmiş.

Bir gün iki görevli, yardımların nasıl dağıtılacağını konuşmak için padişahın huzuruna çıkmış.

Görevlilerden biri, kendi arkadaşının ailesine daha fazla altın vermek istiyormuş.

— Padişahım, arkadaşımın ailesine biraz daha fazla yardım verebilir miyiz? diye sormuş.

Padişah önündeki defteri açmış. Yardım bekleyen ailelerin durumlarını dikkatle incelemiş.

— Önce kimin neye ihtiyacı olduğuna bakalım, demiş. — Yardımlar arkadaşlığa göre değil, ihtiyaçlara göre dağıtılmalı. Kimsenin hakkı başkasına verilmemeli.

Görevliler padişahın sözünü dinlemiş. Yardımlar ihtiyaç sahibi ailelere ulaştırılmış.

Aradan yıllar geçmiş. Ülkede yeni okullar, köprüler ve yollar yapılmış. İnsanlar huzur içinde yaşamaya başlamış.

Padişah herkesi dinlemeye, anlaşmazlıkları adaletle çözmeye devam etmiş. Halkı da onu çok sevmiş.

Artık herkes ona Adil Padişah diyormuş.

Padişah bazen sarayın balkonundan uzak denizlere bakar, gizemli adaya yaptığı yolculuğu hatırlarmış.

Bir gün yanında duran denizciye dönmüş.

— Acaba o altın kuş hâlâ adada mıdır? diye sormuş.

Denizci gülümsemiş.

— Kim bilir, padişahım? Belki de hâlâ yeni bir yolcu bekliyordur.

İkisi de gülümseyerek uzak denizlere bakmış.

Gökten üç elma düşmüş. Üçü de masalı dinleyenlere eşitçe paylaştırılmış. Herkes payına düşen elmayı afiyetle yemiş.

Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.